Yakup Coşkunoğlu

Halifeliği eline geçiren Muâviye 42 (662) yılından itibaren Bizans hâkimiyetindeki Anadolu ve Ermenistan üzerine yeniden seferler düzenlemeye başladı. Geleneksel hale getirilen bu seferler yaz ve kış aylarında olmak üzere her yıl iki defa düzenleniyordu. Muâviye döneminde Bizans üzerine düzenlenen seferlerin en önemlisi şüphesiz ki ilk İstanbul kuşatmasıdır. Bu seferde oğlu Yezîd’in kumanda ettiği İslâm ordusu 49 (669) yılında kara ve deniz yoluyla Bizans’ın başşehrine ulaşmayı başardı. Başta Ebû Eyyûb el-Ensârî olmak üzere pek çok müslümanın şehit düştüğü İslâmî dönemdeki ilk İstanbul kuşatmasını gerçekleştirdi. Başarısızlıkla sonuçlanan bu kuşatmadan bir yıl sonra, Kyzikos (Kapıdağ) yarımadası fethedildi ve buradan başlatılan akınlarla İstanbul tekrar dört yıl süreyle muhasara altına alındı (54-58/674-678). Müslümanlar bu arada Rodos’u ve diğer bazı adaları da fethetmişlerdi. Bizans tarihçisi Ostrogorsky, Emevî donanmasının 52 (672) yılında İzmir’i de ele geçirdiğini zikreder. Bu adalara ve Kapıdağ yarımadasına yerleştirilen kuvvetler Muâviye’nin ölümünden sonra Boğaziçi ve Ege sularından çekildiler.
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
a. Bizans Cephesi – İstanbul Kuşatması Muâviye, Hz. Osman döneminde Suriye valiliği yaptığı yıllarda sınır savunmasını güçlü hale getirdikten sonra Bizans’a karşı “savâif” adı verilen yaz seferlerini başlatmış; Bizans’la akdedilen antlaşmalar, salgın hastalıklar ve iç meseleler yüzünden gerçekleştirilemediği yıllar hariç, bu seferleri geleneksel hale getirmişti. Ancak Muâviye, Hz. Ali ile mücadelesi sırasında, sadece onunla uğraşabilmek için Bizans’a karşı düzenlenen seferleri durdurup Bizans kralıyla sulh yapmış ve hatta ona vergi vermek zorunda kalmıştı.
Hz. Ebû Bekir döneminde başlayıp Hz. Ömer zamanında büyük bir hız kazanan İslâmî fetihlerle sınırlar, Hz. Osman zamanında en geniş haline ulaşmıştı. Ancak Hz. Osman döneminin son yıllarında ve Hz. Ali döneminde yaşanan iç karışıklıklar sebebiyle fetihler durdu. Halifeliği Hz. Hasan’dan teslim aldıktan bir süre sonra ülkede siyasî istikrarı sağlayan Muâviye, iç karışıklıklar ve iç savaşlar dolayısıyla durmuş olan fetih hareketlerini üç ayrı cephede olmak üzere yeniden başlattı.
Önemli iç savaşlardan çıkmış ve siyasî bakımdan âdeta üçe bölünmüş olan İslâm toplumunun başına geçen Muâviye’yi bekleyen en önemli mesele, devam etmekte olan iç karışıklıkları gidermekti. Ümmetin birliğini korumak için yönetime itaati tercih eden pasif dinî muhalefet bir tarafa bırakılırsa Emevî muhalifleri, Hâricîler ve Hz. Ali taraftarları olarak iki ana gruba ayrılıyordu. Dinin bazı emirlerini çok farklı yorumlayan ve kendilerinden olmayan müslümanların kanını akıtmayı dinî bir mecburiyet sayan Hâricîler, her fırsatta isyan çıkarıyorlardı. Hz. Ali taraftarları da, Emevî halifeliğinin meşru olmadığı ve halifeliğin Hz. Ali evlâdının hakkı olduğu iddialarını ve yönetim aleyhindeki eleştirilerini devam ettiriyorlardı.
“Hulefâ-yi Râşidîn’in seçimlerinde, ilk müslümanlardan ve Hz. Peygamber’in yakın arkadaşlarından biri olma ve halifeliğe istişare yolu ile seçilme prensipleri dikkate alınmıştı. Ancak Muâviye b. Ebû Süfyân, Hz.” Osman’ın katillerinin ortaya çıkarılıp cezalandırılması için başlattığı, Ehl-i sünnet tarafından bir “içtihat hatası” olarak yorumlanan siyasî ve askerî mücadele sonunda hilâfet makamına oturmuş oldu. Böylece İslâm dünyasının tamamı yaklaşık doksan yıl hüküm süren Emevî Devleti’nin hâkimiyeti altında toplanmış oldu. İslâm tarihinde 41 (661) yılına bu uzlaşmadan dolayı “âmü’l-cemâa” (birlik yılı) denilmiştir.