Bazı tasavvuf erbabına göre et yemek kadar çok konuşmak da hoş karşılanmaz. Kişinin edep ve erkânını göz önünde tutup sükût etmesi yani samut olması gerekir. Böylece sükût etmek, kişinin hem itibarını arttırır hem de kişiyi pişmanlık duyacağı şeyleri söylemekten alıkoyar. Ancak haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan da değillerdir. Yeri geldiğinde lisân-ı münasiple söz etmekten de geri durmazlar. İşte Hızır Samut da bunlardan biridir.
Musa Kazım soyuna bağlı genç bir dervişken, günlerden bir gün rüyasında Hacı Bektaş Veli’yi görür. Hünkâr onu dergâhına davet eder. Hünkâr, davet eder de durulur mu? Durmaz. Horasan’dan kalkıp dergâha gelir. Dergâha geldiği sıralar çok gençtir. Bu yüzden üzerinde gençliğin verdiği tez canlılık ve hamlık vardır.
Etyemezler, Anadolu’nun ve Balkanların dört köşesine dağılmışlardır. Ankara sancağının Tabanlı kazası ile Bozok sancağının Boğazlıyan kazasındaki Etyemez Şeyhler köyü ile Kastamonu, Kütahya, Sivas/Kangal, Samsun/Bafra ve Samsun/Terme’deki Etyemez köyleri, Zağra, Kızıl Ağaç Yenicesi, Tekirdağ ve İstanbul’daki Etyemez zaviyeleri, Kayseri’deki Etyemez cemaati ve Etyemez dervişleri ile yine buradaki Etyemez ziyareti onun ve onun gibi Etyemezlerin hatırasından başka bir şey değildir.
İşte bunlardan biri de adı sanı bilinmeyen fakat insanların kendisine Etyemez Baba diye hitap ettikleri baba erenlerdir. O, Horasan’dan kalkıp Sivas’a gelir. Sonradan Etyemez Baba adını alacak olan köye yerleşip burada bir güzel zaviye inşa eder. Et yememesine rağmen gelip geçenlere kazanlar dolusu et ikram eder. Arada sırada zaviyesinden kalkıp yakın bölgeleri dolaşıp halkı irşat ettiği de olur. Gittiği her yerde ahaliyi başına toplayıp onlara türlü nasihatler eder. Ahali ise onu bırakmayıp ellerindeki her şeyi onunla paylaşır. Hatta günlerden bir gün ziyaret ettiği bir köyde fakir bir aile onu bin bir ısrarla evlerine davet eder. Onun etyemez olduğunu bilmeden ona bir de tek kuzularını keserler. Hem baba erenler hem de tek kuzusu kesilen evin küçük çocuğu kuzunun kesilmesine çok üzülür. Çocuğun bu haline dayanamayan baba erenler kuzunun kesik başını, derisini, kemiklerini isteyip onları güzelce bir araya getirip dua eder. Duası biter bitmez de kuzunun bütün parçaları birleşmeye başlar. En sonunda da kuzu sanki hiç kesilmemiş, derisi yüzülmemiş, etleri kemiklerinden ayrılmamış gibi tekrar dirilir. Babanın kerametine şahit olanlar sıraya geçip elini öpüp hayır duasını alırlar. Bir kez daha onun kerametlerine şahit olmanın verdiği huzurla evlerine çekilirler.
Tasavvuf grupları içinde et yemenin kalbe kırk gün kasvet verdiği ve gönlü katılaştırdığı düşüncesine sahip sufiler mevcuttur. Onlara göre et yiyenin huyu kırk gün kötüleşir. Bu anlayışa sahip sufiler “Ölmeden önce ölünüz.” hadis-i şerifi mucibince nefsin isteklerini yok sayarlar. Onlar dünyevi isteklerine gem vurarak biyolojik ölümden önce, hayattayken ölümü yaşamak adına yerleşik yaşamın beslenme, barınma ve giyim gibi kolaylıklarını reddederler. Tanrı’ya tam bağlılık için dünyaya karşı hem fiziksel hem de entelektüel ilgisizliği benimseyip et yememenin yanında bütün beden kıllarını tıraş ederek vücutlarının çeşitli yerlerine demir zincir, halka, tasma, bilezik ve halhallar takarlar.
Yiyecek ekmekleri, kalacak yerleri olmamasına rağmen hallerinden şikâyetçi olmadıkları gibi bu hallerine aldırış etmeyip dünyayı düzeltmeye kalkarlar. Yenişehirli Avni’nin ifadesiyle onlar Nizâm-ı Âlem Delileridir.