En büyük adam, reis, üstad, efendi, muhterem gibi anlamlara gelen Moğolca ece kelimesi Türkçeye ede olarak geçti. İşte muhterem bir insan olması sebebiyle asıl adı Balı/Bali’nin yanına ede de eklenip Şeyh Edebâli olarak ün saldı. O, Ede-Şeyh olarak da bilindi. Ayrıca ondan şeyh-i aziz, sahib-i kemâl, velâyetli, kerametli, derviş, zaviye sahibi gibi sıfatlarla da bahsedildi.
Tahsil hayatına başladığı Karaman’dan sonra Şam’a giderek tanınmış âlimlerden ders aldı. Dönüşünde tasavvufa yöneldi. Baba İlyas’la nerede nasıl karşılaştığı bilinmezse de onun gözlerinden biri oldu. Sonunda da Baba İlyas’a bağlı bir Vefâî halifesi olup çıktı.
Baba İlyas’ın isyanından sonra Selçuklulardan kaçıp izini tozunu kaybettirmek için henüz kurulmakta olan Osmanlı Beyliği topraklarına sığındı. Bilecik’e varıp bir zaviye bünyat etti. Hiç boş kalmayan zaviyesinde fukaranın her türlü ihtiyacını giderdi. Hatta onların iaşesi için koyun sürüleri besledi. Zaviyesinde her gün kazanlar dolusu yemekler hazırlanıp misafirlere ikram edildi. Zaviye aynı zamanda bir ilim ve kültür mahfiliydi. Öyle ki, Osmanlıların ilk kadısı ve müftüsü Tursun Fakih burada yetişti. Ertuğrul Gazi de şeyhi çok sevdi. Ona asla saygıda kusur etmezdi. Oğlu Osman’a da şeyhe nasıl davranması gerektiğine dair kısa ama etkili bir vasiyet bıraktı. “Bak Oğul!” dedi…