Yakup Coşkunoğlu

Bu kişi 1026 yılında Irak’ın Kusan bölgesinde doğan Ebu’l-Vefâ’dan başkası değildi. Ömrünün bir kısmını Bağdat’ta geçirdi. Bu yüzden Bağdadî nisbesini aldı. Asıl adı Muhammed olmasına rağmen şeyhine karşı gösterdiği hürmet ve sadakati dillere destan oldu. Şeyhi ona vefanın babası anlamında Ebu’l-Vefâ diye hitap etmeye başladı. Böylece künyesi Ebu’l-Vefâ kaldı. Yıllar sonra kuracağı tarikatın adı ise Vefâiyye olarak bilindi. Ayrıca o Tâcülârifîn mahlasıyla bilinen ilk kişiydi. Şeyhinden sonra posta oturup etrafında binlerce insan topladı. Öyle ki, bunların arasında on yedi sultan dahi bulunmaktaydı. Onlar şeyhi tanıdıktan sonra dünyalık işlerden el etek çekip şeyhe mürid-i sâdık olmuşlardı. Müritlerinin büyük çoğunluğu Türkmen ve Kürt aşiretlerinden oluşan şeyh onlara uygun bir ibadet anlayışı sundu. O da dergâhında tıpkı Ahmed Yesevî gibi kadınlı erkekli zikir meclisleri kurdu.
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
“Baba İlyas müridiyim, Seyyid Ebu’l-Vefâ tarikindenim...” Geyikli Baba
Hz. Ömer (r.a.), kendisine bahşedilen üstün dirayet ve istinbat kabiliyetiyle Kur’ân ve Sünnet’e nüfuz noktasında müstesna bir konuma sahiptir. Hilafete geldiğinde ortaya koyduğu icraatlarında olduğu gibi, genel olarak yaşantısı hakkında yapılacak değerlendirmelerde de isabetli neticelere varmak, ancak bu noktanın gerektirdiği hassasiyetle hareket etmek suretiyle mümkün olabilecektir. Aksi halde onun dakik istinbatlarını yüzeysel değerlendirmelere kurban etmek işten değildir. Bu gerçek ışığında onun Sünnet’le alakalı tutum ve icraatlarını mercek altına almayı hedefleyen bu çalışmada aşağıda maddeler halinde sıralanan neticelere ulaşılmıştır: Hz. Ömer (r.a.) gerek sözlü talimatlarıyla, gerekse fiilî tutumuyla Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Sünneti’ne muhalefet edilmemesi konusunda alabildiğine titiz davranmıştır. Ondan, aksi doğrultuda nakledilen söz ve fiiller belli bazı özel durumlara mahsustur. Hz. Ömer’in (r.a.) hadislerin yazıya geçirilmesi konusundaki olumsuz tutumu tamamen konjonktürel sebeplere dayanmaktadır. Hadislerin “yazıya geçirilmesine” olduğu gibi, “rivâyet edilmesine” de olumsuz bakmamıştır. Kendisine hadis rivâyet eden bir kısım sahâbîlerden şahit istemesi de hususî sebeplere dayanan istisnaî hallerdir. Şahit istemediği durumlar, istediği durumlardan daha fazladır. Birtakım spesifik örneklere dayanılarak onun Sünnet’e muhalif hareket ettiği tarzındaki çıkarsamalar, konunun tek taraflı, yüzeysel ve eksik değerlendirilmesi suretiyle varılmış neticelerden ibarettir. Ele aldığımız örnek olaylardan hareketle onun Sünnet’e açıkça muhalefet ettiğini söylemenin mümkün olmadığı sonucuna varılmıştır.
Hz. Âişe’nin (57/676) rivâyet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v) Ramazan’da halka üç gün terâvih namazı kıldırmış, her gece bir öncekinden daha fazla cemaat mescitte toplanmış, nihayet dördüncü gece olduğunda mescidin alamayacağı sayıda insan birikmiştir. Ancak Hz. Peygamber (s.a.v) bu gece mescide çıkmamış, nihayet sabah namazını kıldırmak üzere çıktığında şöyle buyurmuştur: “(Dün gece size terâvih kıldırmam için mescitte) beklediğinizden habersiz değilim. Ancak (bu namazı size kıldırmaya devam etmem halinde) onun size farz kılınmasından ve sizin de onu edâ etmekten acze düşmenizden korktum.” Bu rivâyette dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır: Hz. Peygamber (s.a.v) terâvih namazının mescitte tek cemaat halinde kılınmasını onaylamış, hatta birkaç gece bizzat kendisi bu namazı kıldırmıştır. Bu uygulamanın devam etmemesinin sebebi de yine rivâyette Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından tasrih buyurulmuştur. Buna göre eğer bu namazı onlara kıldırmaya devam ederse farz kılınma ihtimali vardır ve Hz. Peygamber (s.a.v) böyle bir farzın yerine getirilemeyeceği endişesini hissetmiştir. Terâvih namazının Hz. Peygamber (s.a.v) döneminde mescitte tek cemaat halinde kılınması uygulamasının devam ettirilmeyişinin tek sebebi budur.
Hz. Ömer’in (r.a.) hilafetini farklı kılan, sadece döneminde İslâm ülkesinin sınırlarının son derece hızlı bir şekilde genişlemesi ve bunun tabiî bir sonucu olarak Müslümanların farklı din, kültür ve inanç mensuplarıyla bir arada yaşamaya başlaması değildir. Döneme karakterini veren ve en az bunun kadar önemli olan bir diğer husus da, Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) hilafetinin çok kısa sürmüş ve çalkantılı geçmiş olması¹ dolayısıyla bu hızlı gelişme süreci içinde gündeme gelen idarî ve dinî uygulamaların daha ziyade Hz. Ömer dönemine mahsusmuş gibi görünmesidir.