Yakup Coşkunoğlu

Filistin asıllı tarihçi Surayia Faruki’nin çalışmasında konu ile ilgili detay bilgileri bulmak mümkündür.²⁸ Onun tespitlerine göre Osmanlı topraklarında faaliyet gösteren Bektaşî tekkelerinin sayısı şöyledir: Evliya Çelebi Seyahatnamesi’ne göre; 44 XVII–XIX. yüzyıl vakıf belgelerine göre; 65 Sultan II. Mahmud zamanına göre; 150
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Bektaşîlere yönelik olan baskı diğer tarikatlara nasıl aksetti? 1826 tarihli fermanla birlikte Osmanlı Sarayı, diğer tarikatlara mensup tekkelere yönelik takip ve denetimlerini de sıkılaştırdı, hepsine gözdağı verdi. Tekke şeyhlerine, müridlerine sahip çıkmalarını, tekkelerine giren çıkanlara göz-kulak olmalarını, hatta müridlerin tekke şeyhinin imzasını/mührünü taşıyan kimlik kartı taşımalarını zorunlu hâle getirdi.
Sultan II. Mahmut Devrinde 1826 tarihinde Yeniçeriliğin kaldırılması tarikat için bir dönüm noktasıdır. Bu iki kurumun et tırnak misali iç içe olduğunu çok iyi bilen devlet, ikisini birlikte lağvetmiştir. Yalnız devlet bazı Bektaşi babalarını sürgüne gönderirken, bazı tekkelerini başlarına yıkarken, ilgili bazı kitapları yakarken, tarikatın aleyhinde bir ifade kullanmamaya özellikle dikkat etmiştir. Çünkü devlete göre Bektaşilik ve Nakşibendilik, Yeseviyye’nin kollarıdır. Bir başka ifade ile bu tasavvufi yollar iki kardeş tarikattır. Dolayısıyla –Hacıbektaş’taki merkez tekke dahil– bütün Bektaşi tekkeleri bu kardeş tarikatın hizmetine tahsis edilmiştir. Şeyhülislâmlığın bu yorumu uygulanmaya konmuşsa da “iki kardeş” arasındaki ilişkiler giderek bozulmuştur. Çünkü Bektaşiler ilk günden itibaren tekkelerinin gasp edildiğini düşünmüşlerdir.
Bir tasnife göre Osmanlı devletinin üç erki vardır: Saray, Kalemiyye ve Seyfiyye. Yani padişah, medrese ve ordu. Burada dikkat çekici bir denge vardır. Medrese ve saray bütünüyle Sünnî bir çizgiyi takip ederken seyfiyye Hacı Bektaş Veli’nin himmetine terkedilmiştir. Şöyle bir söz de vardır: Hacı Bayram Veli devletin, Hacı Bektaş Veli ordunun piridir. Mehter marşlarından hatırlanan şu satırlar bir Yeniçeri gülbangıdır: Bişmişah, Allah, Allah! Baş üryan, sine püryan, kılıç al kan. Bu meydanda kesilir nice başlar, olmaz hiç soran Eyvallah, eyvallah… Kahrımız, kılıcımız düşmana ziyan Kulluğumuz padişaha ayân. Üçler, yediler, kırklar… Gülbang-ı Muhammedî Nûr-ı Nebi, kerem-i Ali Pirimiz, Hünkârımız, kutbu’l-ârifîn Hacı Bektaş-ı Veli Demine devranına Hû diyelim Hû!
Bu dönemde İran tarafında olan en dikkat çekici gelişme ise Safevî hanedânına 1736’da son vererek Afşar hanedanını kuran Nâdir Şah’ın atağıdır. Yeni Şah’ın planına göre Şiîlik devletin mezhebi olmaktan çıkarılacak, Osmanlılarla iyi geçinmek için orta bir yol bulunacaktır. Caferîliğin, Sünnîliğin beşinci mezhebi olarak kabul edilmesi için İstanbul’a heyet de gönderen Şah, Dersaadet ulemasından istediği neticeyi elde edemeyecektir. 1747’de bir suikasta kurban giden Şah’ın bu planı gerçekleşseydi İran’ın ve Şiîliğin tarihi nasıl bir seyir takip edecekti?