Hikaye bir adamın trafikte arabada bir anda gözlerinin kör olmasıyla, sadece beyaz ışık görmesiyle (siyah değil farklı bir körlük) başlıyor. İlginç bir hikaye çünkü körlük sonra başkalarına da bulaşıyor.
Romanda körlüğün metafor olduğunu hissediyorsunuz ama yazar öyle güzel yazmış ki metaforun ne olduğunu bilmeyen biri kitabı macera romanı sanarak okuyabilir, o derece başarılı. Zaten anlatımdaki hiciv ve farklı yazma tekniğiyle Nobel ödülü almış yazar.
Evet farklı bir yazım ve imla kullanılmış. Uzun paragraflar içinde konuşmalar iç içe. Sadece virgülle ayrılıyor, yeni konuşma büyük harfle başlıyor. Bu karışıklığa sebep olmuyor, aslında daha da akıcı olmuş diyebilirim. Ve sadece nokta ve virgül kullanmış yazar tüm kitap boyunca, başka herhangi bir noktalama işareti yok.
Kitaptaki tuvalet sahneleri okurken insanın midesi bulanabiliyor. 20 kişilik silahlı çetenin (zalimlerin) cinsel ihtiyaçlarını gidermek için diğer koğuşlardan kadın istemesi, bu talebin bazı erkekler tarafından normal görülmesi, buna tabii ki karşı çıkan kadınların “kadın değil de erkek isteselerdi” ne olurdu demesi, buna karşı erkeklerin biz “nonoş” değiliz demeleri cevaben de kadınların “biz de orospu değiliz” demeleri. Kitaptaki enteresan bir bölümdü. Devamı ise metafor da olsa çok çirkindi. Son 90 sayfası "The Walking Dead" dizisi yada "The Road (Yol) filmi tarzında, heyecanlı.
Gören ama gerçeği anlamayan toplumlar asıl körlerdir. Toplumda düzen bozulunca, medeniyet yok olunca insan içindeki vahşilik, kötülük ortaya çıkar. Adaletsizliğe, zorbalığa, yoksulluğa, savaşlara, vicdansızlığa yani tüm evrensel değerleri çiğneyen ve bunları görmezden gelenler gerçekten kördür. Bu umursamazlık ise bulaşıcıdır. Bazı körlükler siyah değil beyazdır. En temiz, en saf ve en zararlısı da budur