A

@Yanladiktanoldu·
·
sabitlendi
Epeydir yazmıyorum. Aylar var ki yaşamıyorum ve işyeriyle fizyolojim arasında, düşüncelerim ve duyumlarım içimde durgunlaşmış olarak dayanıyorum. Ne yazık ki insan böyleyken de dinlenemiyor: Çürüme bile aynı zamanda mayalanma demektir. Uzun zamandır sadece yazmamakla kalmıyor, aynı zamanda yaşamıyorum da. Galiba düşlerle de uğraşmıyorum doğru dürüst. Sokaklar benim için sadece sokak. Bilincimdeki olanca dikkatle büronun işini yapıyorum, ama dalgın olmadığımı da söyleyemem: Arka planda tefekküre dalmıyorsam da uyuyorum; her ne olursa olsun işimin öbür yüzünde hep bir başkasıyım. Epeydir varlıktan yoksunum. Son derece huzurluyum. Olduğum kişiden beni ayıran hiçbir şey yok. Nefes aldığımı hissettim az önce, sanki yepyeni ya da uzun zamandır ertelenen bir eylemi yerine getirmiş gibiyim. Bilinçli olduğumun bilincine varmaya başladım. Yarın belki de kendime uyanırım, kendi hayatımın akışına kaldığım yerden devam ederim. Öylesi daha mı mutlu eder, daha mı mutsuz, bilemiyorum. Hiç bilmiyorum. Yürürken başımı kaldırdığımda, batan günün arkamda, Kale’nin olduğu tepede onlarca pencereyi tutuşturduğunu, soğuk bir kor yığını gibi evlerin tepesinde alev aldığını görüyorum. Katı alevden gözlerin etrafında bütün tepe, günün bitmesiyle gevşemiş. En azından hüzünlenebilir, hüznümün geçen tramvayın (kulağımla gördüğüm) ansızın yükselen sesine, insan seslerinin uğultusuna, capcanlı şehrin unutulmuş mırıltısına karıştığını kavrayabilirim. Çok uzun zamandır kendim değilim.
Bazen –hem de hep beklenmedik bir anda tam bir duygunun ortasındayken hayata karşı korkunç bir yorgunluk çöker üstüme, üstelik o kadar büyük bir yorgunluktur ki üstesinden nasıl geleceğimi bilemem. İntiharın çare olacağı şüphelidir, ölüm ise, bilincin ortadan kalkacağını varsaysak bile daha da şüphelidir. Yorgunluk, yok olmanın değil –bu olabilirlikler arasına girebilir de girmeyebilir de–, çok daha korkunç ve derin bir şeyin peşindedir: var olmuş olmayı bırakmak; işte bunun hiç yolu yok. Bazen, genellikle gayet karmaşık olan Hinduların tasavvurlarında hiçlikten öte bir olumsuzluğa işaret eden bu arzuyla ilgili bir şeylere rastladığımı hatırlıyorum. Ne var ki Hinduların ya duyguları yeterince keskin değil ve düşündüklerini dile getiremiyorlar ya da düşünceleri yeterince keskin değil, onun için de hissettikleri şeyi yakalayamıyorlar. Sonuç olarak onlarda neyi görür gibi olsam hiç görmez oluyorum. Öyle sanıyorum ki, bu devasız duygunun uğursuz saçmalığını benden önce kelimelere döken olmamış. Ve bu duyguyu yazarak iyileştiriyorum. O ironik reçeteyle, dile getirilmekle iyileşmeyecek hüzün yoktur, saf olmaması, içine bir parça akıl karışmış olması, gerçekten derin olması şartıyla. Edebiyat başka hiçbir yararı kalmadığında en azından bu işe yarayacak – bir avuç insan için olsa bile.
Sayfa 190·Kitabı okuyor
Tekrar tekrar okumak isteyeceğim iki kitap Ahmet Hamdi Tanpınar - Saatleri Ayarlama Enstitüsü Fernando Pessoa - Huzursuzluğun Kitabı
En basit, gerçekten en basit, iki basit parçaya bölünemeyecek kadar basit şeyler, ben yaşarken arapsaçına dönüyor. Bazen günaydın demek bile gözümü korkutuyor. O kelimeyi yüksek sesle söylemek ayıpmış gibi, sesim sönüveriyor. Var olmaktan duyulan bir tür utanç bu – başka tarif gelmiyor aklıma!
Sayfa 185·Kitabı okuyor