Hayatın taş döşeli yollarında yaşamak zorunda kalan terk edilmiş insanlar, birer birer sarp yamaçlardan aşağı düşerlerken, sadece yalnızlığın acısı yüreklerini yakıyordu. Kendileri gibi yaşayıp da bu diyardan göç edenlerin fısıltıları duyuluyordu çamurlu dehlizlerin kilitli geçitlerinde. Son gecenin son saniyesinde terk edilmiş bir sözcük misali feryat için sessizce bekliyorlardı kuytuluk gri köşelerde. Kimi zaman bir renkli kelebeğin renkli kanadına takılıyorlar, kimi zamansa gökkuşağının yedi rengine uçuyorlardı. Kimi zaman hiç kimsenin olmadığı yalnızlık kokan yollarda bir başlarına yürüyorlardı. Sokaklar onların, onlar sokakların girdaplarının içlerinde dönüp duruyorlardı. Soğukta solan dudaklar, kimsesizliği anlatır görünüşleriyle, insanların ufka doğru yalnız başlarına geldikleri gibi yine yalnız başlarına gittiklerini anlattılar…
“Renksiz bir hayat süren sıradan insanlar, geleceklerinden ne kadar umutsuzlarsa ben de o kadar gelecekten umutsuzum. Öyle zamanlar vardır ki, ölmek daha doğrudur. Artık, bir yerde durmak için noktayı bulmak gerek. Cümleleri sözcüklere, sözcükleri hecelere bölsem, hatta sıfır anlamındaki simsiyah parlak noktayı bulsam bile, noktanın içindeki baş döndürücü uçurum gibi boşluğa ne diyebilirim. Olsa olsa bunun sonunda anlamsız çığlık sesleri duyarım. Heceleri taş haline getirsem de, düzgün yol oluşturamazsam eğer, hayat benim için dar bir koridordan başka anlam ifade edebilir ki? Benim karanlık gecem, benim karanlık ruhumun ağırlığına dayanamayıp yıldızları sönük uçurumun diğer tarafına doğru sürükler beni. Kirlenmiş güneşi tozlarından temizlemek için denizin tuzlu berrak suyuyla yıkasam da sonuçta edineceğin şey sadece koskoca bir hiç!.. Bunu yaparak belki suçlarımdan da arınırım, hayata yeniden başlarım, kim bilir. Sonunda olsa olsa