Bütün berduşların ayyaş pislikler olduklarını asla düşünmeyeceğim, işsiz bir adamın yorgun olmasına şaşırmayacağım, sokakta dağıtılan el ilanlarını geri çevirmeyeceğim, şık bir lokantada keyifle yemek yemeyeceğim. Bu da bir başlangıç.
George Orwell’in Hayvan Çiftliği ve 1984 isimli romanlarını okuduktan sonra bütün eserlerini okumaya karar verdim ve 3. Kitabım bu kitap oldu. 1933 yılında yazmış olduğu romanın otobiyografik bir nitelik taşıdığı söyleniyor. Ayrıca yanlış bilmiyorsam yazarın ilk romanı. Gerçek anlamda beş parasız kalmayı iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Herkesin korkusudur beş parasız kalmak, bunun gerçekten neler hissettireceğini insana neler yaptıracağını okuyabilirsiniz bu kitapta. “Beş parasız kalmaktan o kadar çok bahsetmiştiniz ki; eh, işte beş parasız kaldınız ve hala ayaktasınız.”
Bu kitap hakkında ne yazılırsa yazılsın bence Spoiler niteliği taşımayacak çünkü bir beklentiyle okumayacaksınız, fakat isterseniz yazımı okumaya devam etmeyin.
Olay Paris’te başlamaktadır ve daha sonrasında Londra’da devam etmektedir. Paris’te işsiz kaldığını birinci ağızdan anlatan kahramanımızla başlıyoruz romana (çok büyük ihtimalle kendi hayatından bahsediyor). Otel ve restoran mutfaklarında, kendi deyimiyle en alt sınıftaki insanların çalıştığı yerlerde türlü türlü iğrenç muamelelere maruz kalmış, sonrasında daha iyi bir iş umuduyla Londra’ya gitmiştir fakat orada daha kötü şartlar altında bulmuştur kendini. Hapishaneden farkı olmayan fıçılarda kalmıştır, farklı berduşların hayatlarına tanıklık etmiştir.
Kitabın sonlarında bulaşıkları yıkadıktan sonra yemek artıklarının israf ederek çöpe atması isteniyor fakat dışarıda 50 kadar berduş yarı aç halde oturuyordu. Bunu aletleri olmadığı için sokağa düşmüş bir marangoza anlattığında adam sinirlenerek “Öyle yapmak