Kişinin, istediği saatte yatağa yatma hakkını, özgürlüğünü savunan hiçbir kurum olduğunu anımsamıyorum. Aşk (?) üzerine kurulu olan ve iki kişinin özgür istemleri aracılığıyla gerçekleştirilen evlilik kurumunda bile, her iki taraf aynı zamanda yatmadığı, biri daha geç yattığı, geceyi daha fazla yaşadığı takdirde, sorunlar çıkmakta gecikmeyecektir. Kurum, her zaman, "geç" yatanı suçlar, erken yatanı değil.
"Asıl açıklanması gereken, neden aç insanın çaldığı ya da sömürülen adamın grev yaptığı değil, neden aç insanların çoğunun çalmadığı ve sömürülenlerin çoğunun greve gitmediğidir. "
Terini, öksürüğünü, teninin sarısını yatağında bırakmış olsa bile bir temmuz gecesinde çardak altında kurulan acemi fasıldan bu yana Yusuf Ziya'nın gözlerinde hep aynı bakış asılıydı. Etrafinda olup bitenlere, bir çiçeğin açmasına, rüzgârda kapının çarpmasına, sürahiden bardağa suyun dolmasına bir daha eskisi gibi bakamamıştı. Bir kuşkanadının esintisinde bile dengesi bozulan bir kalp kalmıştı geriye o günlerden.
Ama iște! Yıkılması hiç zor olmamıştı bu temelsiz gençliğin. İlk kez Filiz' in, daha sonra eșin dostun, hısımın akrabanın nikâhına, düğününe giderken giyilen mavi tayyörün yakasındaki bir demet kuş gülü gibi gelip geçmişti.