Beynimiz duygularımızı dizginleyecek yasalar koyabilir, ama ateşli tutkular soğuk kuralların üstünden atlayıp geçer: Gençlik denilen çılgınlık öyle bir tavşandır ki kötürüm olan doğru bir öğüdün ağlarının üstünden atlayıverir.

Ben öylelerini bilirim ki, 
Hiçbir şey söylemedikleri için adları akıllıya çıkmıştır;
Eminim, ağızlarını bir açsalar,
Onların budalalıklarını lanetlememek için
Herkes kulaklarını tıkardı.
Peki o duvar yıkılırsa bir gün? Ya artık sana yuva olamazsa bir ev? Koca bir hüzünden başka neye dönüşebilir koca bir ev, özlemden ve yaradan başka. O duvarlardan başkaları geçerse ve bana hatırlatmaya kalkarsan bir gün her zaman misafir olduğumu, hiç kalıcı olmadığımı ve hep içeride unuttuğum şeyin bir anahtardan çok kendim olduğunu bu evde… Bu kalpte… Sende.
İşte o zaman kanar mı bir ev? Nasıl kanar bir ev, bilmiyorum ben. Bir kağıt kesiğinden nasıl sızarsa kan, işte öyle. İnce ince sızarsın o evden. Acır, sızlar, kapatmaya çalışırsın kesiği. Bazen tekrar açılır, sonra tekrar kapatmaya ugraşırsın. Kapatırsın da… Ama iz kalır, ama sızı kalır, “ama “sı kalır mutlaka. Bir ev işte o zaman sallanır, sallanır, yıkılana kadar sallanır, yıkılır sonunda… Ve ben kalırım altında mutlaka. Aşktan derler sonra.
“ anlatsam roman olur, ben de ne hikayeler var” derler, katılıyorum buna; ne kadar çok insan varsa dünyada, o kadar çok da hikaye var. Keşke bütün hikayeleri dinleyecek, bütün filmleri izleyecek, bütün şarkılara hüzünlenecek ve bütün kitapları okuyacak kadar uzun yaşasak.