Ölünce etrafımdaki herkesin yükü hafifleyecekmiş gibi hissediyorum bazen. Sanki gittiğim gün bazı kapılar daha rahat açılacak, bazı nefesler daha kolay alınacak. Varlığımın eksikliği değil de yokluğumun getireceği sessizlik fark edilecekmiş gibi. Bu dünyaya gelirken omuzlarıma bu kadar ağırlık yükleneceğini bilmiyordum. İnsanların bıraktığı izleri, tutulmayan sözleri, içimde çürümeye terk edilmiş umutları yıllarca sırtımda taşıyacağımı da. Nereden bilebilirdim ki?
Zaman geçtikçe anladım; bazı yaralar iyileşmiyor, sadece insan onlarla yaşamayı öğreniyor. Bazı geceler geçmiyor, sadece sabah oluyor. Bazı insanlar gitmiyor, yalnızca yoklukları kalıyor. Bazen kendimi, yanlış yerde unutulmuş bir eşya gibi hissediyorum. Kimsenin aramadığı, kimsenin eksikliğini fark etmediği bir şey. Kalabalıkların içinde giderek silinen bir gölge gibi. Varlığıyla bir şey değiştiremeyen, yokluğuyla da dünyayı durduramayacak biri gibi. Belki de insanı en çok acıtan şey ölmek değildir. Yaşarken yavaş yavaş hayattan eksilmek, kendi içinden sessizce kaybolmaktır.