RK

"Temür Alp Ata, ya bunlar olurken Melik Gazi'nin kılıcı yassılmış, Sultan Sencer'in gürzü toprağa mı gömülmüş!.." "Oğul!. Bu halk zulme uğradı. Melik Gazi ile Sencer ne yapsın? Düşman onlar dahil herkesi zelil kıldı. Bu topraklardan zulmün ardı arkası kesilmedi nice zaman. Doğum kanıyla ölüm kanı birbirine karıştı, kılıcını çeken geldi, kargısını vuran gitti. Kiminin kınında kafirin haçı parıldadı, kiminin elinde gelinlerin saçı kaldı. İnsan eti yiyen, kan içen nice barbarlar gelip geçti, nice zulüm, nice ihanetler yaşandı. .. Zalimin karnından aşı eksilmeyegörsün, mazlumun kanına ekmek doğrar da yer. Ama umutsuz olmamak lazımdır. Ayak kırıldı mı, Allah kanat ihsan eder. Bu topraklarda asıl dert Allah'a isyan idi. Bütün bu olanlar O'nu unutmaktan oldu. Şimdi bozkır insanı ne çekiyorsa Allah' a sırtını dönmekten çekiyor. Halkın yegane teseliisi olan şu bacılar, ahiler, zaviyeler, tekkeler, pazarlar, şehirler ve kasabalar işte bu yüzden birer umuttur. Mazlumların her sebeple müracaat ettikleri velilere ait ribat ve tekkelerdir ki, son dilimini komşusuyla paylaşan insanın kurtuluşudur. Yoksa bu halk bunca zulüm karşısında tuz olur dağılır, buz olur erirdi. Herkes bilir ki iktisadi teşkilat, ahlaki teşkilattan sonradır. İlim ve irfan bu kadar zengin ve bereketli olmasaydı toprağımızla birlikte ruhumuz da savrulur giderdi. İşte budur ki umuttur, kırılan ayaklara karşılık verilecek kanattır. Bu topraklarda kanatlanma gücüne sahip kaç insan yaşıyor olduğunu bilemezsin!?." "Bizim de bir kanada ihtiyacımız var şimdi ya ... " diye geçirdim içimden.
Reklam
Temür Alp
Temür Alp ise eski Türk geleneğini sürdürerek soy ve devlet bilgisini hafızasında tutar, sorana hiç saklamadan olup bitenleri anlatırdı. Çok diyarlar dolaşmış, yukarı illerden Yesevi kapısına kadar gitmiş, zihinlerin almayacağı kadar hikayeler dinlemiş, öğrenmiş, anlatmış bir Türkmen kocasıydı. İlk rastladığı kişiye mutlaka "Doğruluk mu daha büyük meziyettir, yoksa yiğitlik mi?" diye sorar, cevap ne olursa olsun, "Bütün insanlar doğru olsaydı yiğitliğe lüzum kalmazdı!" derdi. Onu herkes saygıyla dinler, bilmediği şeyleri ona sorardı.
"Şimdi oğullarım; siz bu bahçıvanı maddi ölçülerle tanımak istiyorsanız; yanılgıya düşersiniz. Oysa Allah tek, eşsiz ve maddi olmayan bir varlıktır. Maddi sınırlar içinde düşünülemez, anlaşılamaz, biçimlendirilemez. Ona inanır, güvenirsiniz. Bu bir iman meselesidir." "İyi de ba .. Ihım, Derviş Yunus!.. Benim varlığım madde iken ve duyularım bile maddeye yönelik iken onu maddenin imkanlarıyla bilmek, tanımak istemem neden yersiz olsun?" "Hayır, yersiz değil, bilakis doğru bir arayış oğul!.. Lakin sen onun her yerde ve her şeyde hazır olduğunu fark etmekle yetinmiyor, bir de madde gözüyle görmek istiyorsun. O senin gördüğün her şeyde vardır; bir yaratıcı olarak, bir düzenleyici ve hayat verici olarak. Çünkü o öncesiz ve sonrasızdır; değişmez ve dönüşmezdir; her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen dir." "Şu anda benim neyi merak ettiğimi de bilir mi?" "Elbette bilir." "O halde neden merakımı gidermez ba .. ?" İkinci hecesini yutmuş olsa da "baba" kelimesi herhalde hiç kimseye o anda bana göründüğü kadar sevimli gelmemiştir. Çünkü ikinci kez aynı hecede takılıp kalıyordu. İçime bir ferahlık yayıldı. Oğlumun inadından geçipbeni kabultendiğini düşündüm. Allah'ı kabullenmesi artık daha kolay olurdu. Sesimi şefkatle yoğurup anlattım: "O merakı giderecek olan sensin oğlum. Zaman ve mekanı değerlendirerek, sebeplere ve sonuçlara bakarak ... Hislere, tecrübelere ve d uygulara bakarak . .. O merak ancak sevgiyle giderilir. Aıemde sevgiden büyük bir umut da, sevgiden öte bir korku da yoktur. Sevgiliden korkmak, korkunun en yüksek derecesi, sevgiliden umut etmek umudun en yüksek kertesidir. Sevgilisi olmayan biri, yaşadığını sansa da yürüyen ölüden ibarettir!.."
Şüphe
Oğlumun beni öldürmeyi düşündüğü halde bundan niye vazgeçtiğini anlamak istiyordum. Ölümden korkmadığımı söyledim: "Ben sağlıklı ve mutlu günlerinde Allah'ı unutup da sıkıntılı ve çaresizlik günlerinde O'nun gücünü ve hükümranlığını itiraf edenlerden değilim oğul.Ben O'na sahip olduğum için O bana sahiptir. O ol demeyince olmaz, O öldürmeyi istemeyince sen öldüremezsin oğul!" "Öldüremezmişim, hıh!.. O kadar çok kişi öldürdüm ki ben!.. Ama sen bunu elbette bilemezsin!.." "Peki ama bu sana, bir gün senin de öleceğini söylemiyor mu?! ." "Elbette söylüyor; ölüme başkalarında inanıp da kendinde inanmayanlardan değilim ben." "Öleceğini bilip de Allah'ı bilmemek neden o halde oğul!. . Bilmelisin ki dudak, kalpte olandan gayrıyı söylemez! .." "O dudaktan da şüphedeyim ben ... Sanki hep kalptekini mi söyler?" "Hep kalp tekini." "Peki sen şimdi kalbindekini mi söylüyorsun?" "Kalbimdekini söylüyorum oğul; kalbimdeki doğruyu söylüyorum. Çünkü yegane doğru söz odur: Allah vardır ve Bir'dir." "Senin dediğin gibi Allah var ise nasıl sana rahmet ve merhamet gösterirken bana gazap ve korku gösteriyor? Adil olmayan biri nasıl Tanrı olsun? Ama sen şimdi buna da kader diyeceksin!.." "Bu dediğin, Allah'ın bize zorla verdiği bir kader değil, bizim isteğimiz doğrultusunda bir irade tasarrufu oğul. Sonuçta sen öldüren olmayı istemişsin, ben yaşatan ... "
Yunus Emre Hazretleri'nin vefatından sonra Sarıcaköy'den ayrıldım. Karaman'da oğlunu buldum, onunla görüştüm. Fikrimi söyledim ve gerek kendisi, gerekse babası hakkında bazı tamamlayıcı bilgiler istedim. Sağ olsun, elinden gelen yardımı esirgemedi. Onun anlattıklarıyla babasınınkileri birleştirdiğinde "Bizim Yunus"un gariplik ve miskinlik içinde yaşamış bir insan-ı kamil olduğunu gördüm. Huyu güzel, işi güzel, bilgisi güzel ve sözü güzeldi. Sanki Kaf Dağı'ndan Anadolu bozkırlarına tenezzül etmiş bir Simurg, Allah'ın bir zaman için yeryüzüne koyduğu bir ayna idi. O, bu yurtların gözbebeği idi. Ve elbette gözbebekleri her şeyi görür ama kendisini görmez ... Bu yüzden hayatı gizli kaldı. Okuyacağınız satırları hep onun anlattığı gibi kaydettim; çünkü gözlerinizi onun gözbebeğine çevirmenizi istiyorum. Her ne ki o ve oğlu anlattı, ben burada naklettim. Söz onlarındır, yazı benim.
Reklam