-1909 yılı sonbaharında, her biri dünyayı değiştirecek olan bu iki adam Viyana'da yaşıyorlardı. Biri yirminci yüzyılın en tanınmış ve en çok tartışılan düşünürü olan ve Psikanalizin yaratıcısı Sigmund Freud' du. O zaman elli üç yaşındaydı. Adolf Hitler ise Viyana'ya mimar ve ressam olmak ve bir servet kazanmak
hayaliyle gelmişti. Henüz çok gençti. Küçük bir dairede bir arkadaşıyla birlikte kalıyor ve zamanını okuyarak, yazarak, beste yaparak geçiriyordu. Ölen annesinden biraz para kalmıştı. Bu para-
yı idareli harcıyor, az yiyor ve düşük bir kira ödüyordu. En büyük lüksü operaydı, özellikle de Wagner'in operaları. Devlet sanat okulu, başvurularını reddetmişti. Zaten otoriteye hep isyan eden bir kişiliğe sahipti Hitler ve öğretmenlerle arası hiçbir zaman iyi olmamıştı. Öğretmenler çalışmalarıyla dalga geçiyor ve onu yeteneksiz buluyorlardı. Ama o büyük bir ressam ya da ünlü bir mimar olmayı kafasına koymuştu.
-Başarılı olabilse ... tarih değişecekti.
- Evet, Hitler iyi bir ressam veya mimar olabilseydi, tarih değişecek, belki de bizim kaderimiz de bundan etkilenecekti. Gördüğün gibi dünyada yaşayan her insanın kaderi birbirine bağlı! Senin için de bu böyle. Bu tedaviden nasıl bir Ala olarak çıkacaksın, şimdilik bilmiyoruz ama senin yaşadıkların, başkalarının kaderini de mutlaka etkileyecek.
-Güçlü insan, en az kendisi kadar başkalarını da düşünen insandır. Bu ikisi birlikte giderse güzeldir. Şu senin Esma Sultan, bu konuda iyi bir örnek değil. Sadece kendini düşünen, bencil, tahtını kaybetmekten korkan ve bu uğurda her türlü kötülüğü yapmaya hazır birini anlattın bana.
- O güçlü değil, kötüydü ... Gücünü kötülüğünden alıyordu ... Kölelerle ilgili çok şey okudum ... Hani kölenin bir de sahibi vardır ya ... sahip güçlü olduğu için değil ... sahip olduğu için korkutur köleleri ... O da öyleydi.
Güç başka, kötülük başka! Bu ikisini birbirinden ne güzel ayırıyor.
Milyarlarca yıldır var olan bu dünyanın gelmişinden geçmişinden söz ediyorum önce. Adetlerin, örflerin nasıl kurulduğunu, zamanla nasıl değiştiğini anlatıyorum. "El ne der" demezsek bazı şeylerin ne kadar kolay olacağını, bizi asıl korkutan şeylerin toplumla ilgili olduğunu, oysa bizi bizden başka düşünen olmadığını söylüyorum uzun uzun. Evladını, eşini kaybeden insanların ıstırabını, keşke ölmeseydi, bu dünyada bir yerlerde yaşadığını bilseydim de beni aramasaydı, sormasaydı diyenleri.
Sonra Tanrı'ya ne kadar inandığını soruyorum ona. "Çok" diyor, "çok ... " Bu ara içinden ona bile isyan ettiğini anlatıyor utanarak. Tanrı hepimizin Tanrısı diyorum ona. Sizin de, benim de
oğlunuzun da. O çocuk sanırım sizlerden çok daha fazla etkilendi bu durumdan. Kimselerle konuşamadığını, paylaşamadığını o günler hep Tanrı'yla paylaştı. Size bunları söyleme gücünü de ondan aldı belki. Tanrı'ya sığındı yani. Onu bu dünyada başkaları gibi siz de yalnız bırakmayın. Beğenseniz de beğenmeseniz de o sizin çocuğunuz. Onu siz doğurdunuz. Birlik olur, birbirinize kenetlenir, sonuna kadar oğlunuzun arkasında durursanız daha kolay başa çıkarsınız hayatla diyorum.
Televizyon programlarında asık suratlı bir psikiyatrist gördüğüm zaman rahatsız olurum. Mutsuzluğundan kurtulmak için gittiği doktorun böyle asık suratlı olması, doktora gidenlerin en son istediği şeydir gibi gelir bana. Çünkü insanlar özellikle psikiyatriste gelmeye karar verdikleri zaman, kafalarında az çok onu hayal ederler. Sanırım herkesin
hayal ettiği doktor öncelikle güler yüzlü olandır. Hem güler yüzlü olacaksın, hem bakımlı, hem de bütün dikkatin hastanın üzerinde olacak. Onu dinlerken başka bir şey düşünmeyecek, bir an bile olsa dikkatin dağılmayacak. Böyle ister hastalar. Ben olsam, ben de böyle isterdim. Onun için kliniğe giderken kılığıma, kıyafetime, saçıma, makyajıma, hepsine ayrı ayrı özen gösteririm.
Parfümüm bile eksik değildir.
Klinikte çalışan diğer arkadaşlarımın da bunlara özen göstermesini isterim. Burası herhangi bir yer değil, psikiyatri kliniği derim onlara. Her zaman bakımlı ve güler yüzlü olacaksınız.