Kitabı okumadan önce Atatürk'ü zaten gayet iyi biliyorum diye düşünüyordum fakat bu düşüncemin ne kadar yanlış olduğunu şu an son cildi bitirerek anlamış bulunmaktayım. Kitabın son sayfalarında Falih Rıfkı'nın çok güzel bir sözü vardı: "Atatürk'ü yatak odasına girenler değil, kafasının içine girenler tanır." İşte bu kitap serisi bunu fazlasıyla sağlamakta...
Bugüne kadar okuduğum en kötü kitaplardan biri diyebilirim. Ağacından, mürekkebine başlı başına israf silsilesi içerisinde olan sözde bir kitap... İçeriği olsun, üslubu olsun fazlasıyla vasatın altında...
"artık ayrılma vakti geldi çattı, ben ölmeye, sizler de yaşamlarınızı sürdürmeye gidiyorsunuz. hangisinin daha iyi olduğunu sadece tanrı bilebilir."
Eser üç bölümden oluşmakta. İlk bölüm Sokrates’in savunmasıdır. İkinci bölümde hüküm verilir ve Sokrates verilen hüküm hakkındaki düşüncelerini anlatır. Son bölüm ise öğrencileri ve dostları ile ölümünden önce yapmış olduğu son konuşmalardan oluşmakta.
Kanımca insanlık tarihi boyunca yazılmış en güzel ve dolu metinlerden biri. Socrates'in mahkemede o savunmayı yaparken duyduğu manevi tatmini hayal dahi edemiyorum.
Kitapta ruh ikizime rastlamış olmam benim için muazzamdı... Ivan Karamazov'un her diyalogunda olanca çıplaklığıyla kendimi görmem... Efsane bir başyapıt.