" Trende sade görünümlü orta yaşlı bir kadının yanına oturdum. Havadan ve gördüğümüz kır manzarasından söz ettik. Sonra kadın Fransız mı yoksa İtalyan mı olduğumu sordu. Lübnanlı bir Arap olduğumu öğrendiğinde tavrı bütünüyle değişti. Bakışlarında merak yoktu sadece mesafe vardı. O akşam sahnede izleyeceğim Julius Caesar'ı okuyarak oyalanmaya çalıştım, ama kendimi savunma isteğine kapılmıştım. Bu kadın nasıl olur da beni hakir görürdü? Benim aldığım eğitimin yarısını bile almamıştı, konuştuğum dilleri konuşamıyordu, seyahat etme şansı olmamıştı ve üstüne üstlük - bunun bir önemi olduğundan değil ama- hem kılık hem görünüş itibariyle benimle boy ölçüşemezdi. Bir süre bu konuda derin derin düşündüm ama biraz sonra kendimi kırsal bölgenin yeşilliğiyle mest olmuş bir halde tiyatroda buldum; oyunu izleme ayrıcalığına sahip olan kozmopolit kalabalık karşısında heyecanlanmıştım."
" Haziran 1931'de Irak'tan ayrılırken üzerime bir huzursuzluk çökmüştü. Irak Arap dünyasının en zengin ülkelerinden biriydi. Bağrından çıkan petrol sayesinde şimdi değeri daha da büyüyordu. Batı elbette ülkeyi rahat bırakmayacaktı."