Sosyal Medyanın Sahte Vaizleri ve Siyasetçi Çırakları
Bir sabah uyanıyorsun, telefon eline alıyorsun ve ilk gördüğün şey ya “din elden gidiyor” diye feryat eden bir paylaşım, ya da “bu vatanı biz kurtaracağız” diye göğsünü gere gere atılan bir laf. Beğeni, yorum, paylaşım yağmuru altında akıyor her şey. Peki ya samimiyet? Gerçekçilik? Onlar nerede kaldı?
Sosyal medya, dini ve siyasi konularda en çok konuşanların en az samimi olduğu yer haline geldi. Çünkü burada her şey gösteriye dönüştü. Camide namaz kılarken selfie çeken, oruç tutup iftar sofrasını story’ye koyan, ama insanlara karşı en ufak bir merhamet göstermeyen tiplerle doluyuz. Aynı şekilde, “ülke için yanıyorum” diye her gün paylaşımlar yapan, ama kendi ailesine, komşusuna, iş arkadaşına karşı en küçük bir fedakârlıkta bulunmayanlar da cabası.
Neden mi samimi değiller? Çünkü samimiyet sessizdir. Gerçek inanç, gösterişe ihtiyaç duymaz. Gerçek vatanseverlik ise klavyede değil, günlük hayatta belli olur. Ama sosyal medya tam tersi bir ödül mekanizması kurdu: Ne kadar sert, ne kadar keskin, ne kadar “ben haklıyım, gerisi batsın” dersen o kadar çok etkileşim alıyorsun. İnsanlar da buna alıştı. Dini paylaşım yapanların çoğu, dinin güzelliğini yaşamak yerine, kendi egolarını beslemek için araç olarak kullanıyor. Siyasi paylaşım yapanların büyük kısmı da aslında fikir üretmiyor, sadece tribün yaratıyor.
Bir de gerçekçilik meselesi var. Hayat griyken, sosyal medya her şeyi siyah-beyaz yapıyor. Ya “bizden olanlar melek”, ya “öbür taraf şeytan”. Orta yol yok, nuance yok, empati yok. Oysa gerçek hayatta en dindar dediğimiz insan bile hata yapabiliyor, en sevdiğimiz siyasetçi bile yanılabiliyor. Ama platformlarda bunu kabul etmek “zayıflık” sayılıyor. Bu yüzden herkes rol kesiyor. Rolünü ne kadar iyi oynarsa o kadar