Şimdi efendim… Yıl olmuş 1403. İspanya’nın Endülüs tarafında, efendime söyleyeyim, Cádiz Limanı’ndan bir Kastilya kralı, ki kral dediğimiz zatın da tahtı sağlam ama kıtaya aklı endişeli, bir elçi gönderiyor. Adı mı? Ruy González de Clavijo. İşi ne? Timur'a “Bizden selam söyle, akraba sayılırız,” demek!
Efendi, yola koyuluyor. Gemilere biniyor, martılarla vedalaşıyor. Rota belli: Cádiz, sonra Rodos – ki orada şövalyelerle dolu bir ada, sonra İstanbul! Ama dikkat, bu İstanbul öyle Topkapı kokan, lale dolu bir İstanbul değil. Burası, Osmanlı’nın Ankara’da boyunun ölçüsünü aldığı, Bizans’ın da “Aman ya Rab, yine Osmanlı’yla beraberiz galiba” dediği zamanların şehri.
Trabzon’a varıyorlar. Karadan devam! Tebriz’den geçip Semerkand’a kadar uzanan, dikenli ama ziyafetli bir yol. Şimdi burada mühim bir husus var: Timur’un hâkimiyetindeki topraklara adım attı mı bizim elçi, bir cennet senfonisi başlıyor! Kapılar ardına kadar açık, sofralar dolu, atlar hazır, şaraplar bardak değil, kadeh değil, leğenle geliyor. Her yerde misafir, ama öyle sıradan misafir değil... Elçi ya hani, racon kesiliyor, hatır soruluyor.
Ve efendim, Semerkand’a ulaşılıyor. O dönem hava biraz nazlıymış; lodos mu esmiş, kar mı yağmış, belli değil, ama bizim Ruy, Timur'u orada yakalıyor. Timur da “Aha bu da Avrupa’dan gelmiş, biraz caka satalım” diyerek, bizim elçiye ayrı bir muhabbet gösteriyor. Çünkü Timur biliyor ki, dünyaya nam salmak için Avrupa’da lafının geçmesi gerek.
Sofralar mı? Aman efendim, bir ziyafetler silsilesi! Koyun eti mi istersiniz, at eti mi! Atı yiyorlar, bir de şarapla üstüne içiyorlar! Her akşam ayrı bir senaryo, ayrı bir sahne. Yalnız yemekler değil, şehrin kendisi de gösterişli. Saraylar, ipekler, parıltılar. Tabloda eksik olan tek şey: karanlıkta kalan Osmanlı. Timur yenecek