Ne yazık ki, çevremiz lüks ürünlerin, pahalı şeylerin görüntüleriyle dolu olmasına karşın, sıradan şeyler ya da insanlar söz konusu olduğunda durum hiç de böyle değil. Mütevazı şeylerle ilgili pek az teşvik ediliyoruz. Örneğin bir çocukla oynamak, bir arkadaşla sohbet etmek, bir öğleden sonra güneşe çıkmak, temiz bir ev, taze ekmeğin arasına konmuş bir dilim peynir ("Bana bir tekerlek peynir gönder de, istediğim zaman kendime bir ziyafet çekebileyim").
Varlıklı olmak tabii ki insanı mutsuz etmezdi ama Epikuros'un savının özü şuydu: Paramız olduğu halde dostlarımız, özgürlüğümüz yoksa ve yaşadığımız hayat üzerine inceden inceye kafa yormuyorsak asla gerçek anlamda mutlu olamayız. Bütün bunlara sahip olduğumuz halde paramız yoksa, o zaman da asla mutsuz olmayız.
Zenginliğe duyulan arzu da her zaman yalnızca lüks bir yaşantı sürme isteği olarak algılanmamalıdır. Belki de bu arzunun temelinde daha çok, takdir edilme ve insanlardan iyi davranış görme isteği vardır. Bir servet yapmak istememizin altında, çevremizdekilerin saygı ve ilgisini kazanmak gibi çok basit bir neden de yatıyor olabilir, çünkü bu servete sahip olmazsak çevremizdekiler bizi asla fark etmeyeceklerdir. Bütün bu noktaları gözden geçiren Epikuros, bir avuç gerçek dostun, insana, bir servetin bile kazandıramayacağı kadar çok sevgi ve saygı kazandıracağı sonucuna vardı.
Gerçek dostlar bizi toplumsal yaşamın sahte ölçütlerine göre değerlendirmezler; onların asıl ilgilendiği şey bizim kendi benliğimizdir. Bizim için duydukları sevgi, ideal ana babaların çocuklarına duydukları sevgi gibi, dış görünüşlerimizden ya da toplumsal hiyerarşi içindeki konumumuzdan etkilenmez. Dolayısıyla, onların yanındayken eski püskü giysiler içinde dolaşmaktan ya da bu yıl çok az para kazandığımızı söylemekten çekinmeyiz.