Üreme organlarımızın çalışmaları öylesine doğal, gerekli ve doğru ki; acaba bu organlar bize ne yaptı da biz utanç duymadan onlardan söz açamıyor, onları hep ciddi sohbetlerin dışında tutuyoruz? Öldürmek, hırsızlık yapmak ya da ihanet etmek gibi sözcükleri rahatlıkla kullanmaktan korkmuyoruz ama üreme organlarımızın adlarını ancak fısıldayarak söylüyoruz.
Bir keresinde Yunan fimozof Phyrrhon'un seyahat ettiği gemi şiddetli bir fırtınaya yakalanmıştı. Bütün yolcular azgın dalgaların gemilerini paramparça edeceğinden korkmuş, paniğe kapılmışlardı. Yolculardan yalnızca bir tanesi soğukkanlılığını kaybetmemiş, sakin bir ifadeyle keşesinde oturmaya devam etmişti. Bu bir domuzdu:
"Yüceltip durduğumuz, bizi bütün yaratıkların efendisi yaptığına inandığımız aklımızın, aslında azap çekmemiz için bize sunulduğunu söylemeye cüret edebilir miyiz? Bilgisizken daha keyifli olabileceğimiz anlarda bilgi sükunetimizi kaybetmemize yol açıyor, bizi Phyrrhon'un domuzundan daha kötü bir duruma getiriyorsa ne işimize yarıyor ki?"
Okumak beni çekildiğim bu inzivada avutuyor; hem aylaklığın ağırlığından hem de sohbetleriyle canımı sıkan misafirlerden kurtarıyor. Eğer çekilen acı, altından kalkılamayacak kadar ağır değilse okumak acının açtığı yaraları da iyileştiriyor. Tatsız düşüncelerden kurtulmak için tek yapmam gereken kiraplara başvurmak.(Montaigne)
Bilge kişinin kaybedeceği birşey yoktur. O, sahip olduğu her şeyi kendinde taşır.
Bilge kişi kendini her durumda idare eder... Bir hastalık yüzünden ya da savaşta elini kaybetse ya da kaza geçirip gözlerini yitirse bile geriye kalanlarla mutlu olmasını bilecektir.