Vicdanım sızlıyor... Bunu nasıl ifade edeceğimi bilmiyorum, yüreğimdeki bu ağırlığı artık taşıyamayacak noktaya geldim. Dayanılması zor bunca acının içinde, nasıl baş edeceğini bilemeyen tek kişi ben miyim, diye sormadan edemiyorum.
Yaşanan her şey herkesin gözünün önünde olup bitiyor ama çoğu zaman hiçbir karşılığı olmuyor. Adalet duygusu yerini sessizliğe, sessizlik ise içten içe büyüyen bir kırılmaya bırakıyor. İnsan, sonunda yalnızca ilahi adalete sığınmak zorunda kalacak kadar çaresiz hissettiğinde, bu sadece bireysel bir acıya değil; toplumsal bir yorgunluğa da dönüşüyor. Sanki herkes bir şeylerin farkında ama kimse dokunamıyor, değiştiremiyor ya da değiştirmeye gücü yetmiyor. Bu da insanın içinde çok ağır bir “acziyet” duygusu bırakıyor. Ve belki de en zor olanı, bu hissin normalleşmesi... Peki insan, adaletin olmadığı bir dünyada nasıl ayakta kalır?
Onca yaşanan acı, haksızlık ve adaletsizlik artık yüreğimin taşıyamayacağı bir ağırlığa dönüştü. Sanki sadece kalbim değil, bedenim de buna tepki veriyor; midem bulanıyor, içim daralıyor. Bir şeylerin sürekli eksik, sürekli yarım ve sürekli adaletsiz kaldığı bir düzenin içinde nefes almak bile zorlaşıyor. Geleceğini göremediği, yarınların ne getireceğini kestiremediği bir yapının içinde nasıl yaşar insan? Bu belirsizlik, bu kaos, bu sürekli değişen ama bir türlü düzelmeyen düzen içinde insan nasıl tutunur hayata? Sadece kendi hayatımız değil, ülkemizin insanları, hatta dünyanın farklı köşelerindeki insanlar da aynı soruyu soruyor gibi...
Herkes bir çıkış yolu arıyor ama kimse net bir cevap bulamıyor. Adaletin geciktiği, güvenin sarsıldığı, umutların yorulduğu bir düzende insanın içi ister istemez boşlukla doluyor. Ve en ağır tarafı şu oluyor: İnsan, yaşananları izlerken hem üzülüyor hem de hiçbir şey yapamamanın