Öfkeli tanrıların, yeryüzünde uyum, güzellik bırakmamak için özel olarak gönderdikleri bir afetti sanki. Dünyaya duyduğu nefret, safralı yüzüne yansıyordu. Puşkin'in olağanüstü bir biçimde çizdiği İblis'in ta kendisiydi sanki. Zehir dolu sözlerden, azarlamadan, ayıplamadan başka söz çıkmıyordu ağzından.
Nasıl da tuhaf, nasıl da anlaşılmaz oyunlar oynuyor alınyazımız bize! Acaba arzuladığımız bir şeye hiç kavuştuğumuz olmuş mudur... kavuşmak için var gücümüzü harcadığımız bir şeyi elde etmişliğimiz? Galiba bunun tam tersi oluyor hayatta. Kimi, gösterişli atların çektiği şık bir ara araba için yanıp tutuşur ve yanından hızla geçen arabaların ardından özlemle dilini şaklatırken, kiminin şahane atlar koşulu göz alıcı bir arabası oluyor, ama o neye sahip olduğunun bile farkında olmadan biniyor arabasına. Kiminde şahane bir aşçı, ama iki mimik lokmadan başka bir şeyin giremeyeceği yüzük kadar bir ağız olurken, kiminin hangar gibi ağzı oluyor, ama onda da yiyecek kuru ekmekten başka ara ki bir şey bulasın!