Musa’nın dediğine göre demirin hiç kullanılmadığı ilk anıtlar, ilk mahalleler kayalardan yapılmıştı. Mimarinin tarihi de yazınınkiyle aynıydı. Önce alfabesini oluşturdu. Dikilen bir taş bir harfi, her harf bir hiyeroglifi yansıtıyor ve her hiyeroglifin üzerinde sütunun üzerindeki başlık gibi bir düşünce topluluğu yer alıyordu. Dünyanın dört bir yanındaki ilk kavimler eşzamanlı olarak aynı şekilde davranmışlardı. Keltlerin menhirlerine Sibirya’da, Amerika’nın pampalarında rastlanıyordu.
Daha sonraları mimarinin sözcükleri oluştu. Taş taş üstüne konup granitten heceler birbirine bağlandı, söz kombinasyonları denedi. Keltlerin dolmenleri ve taş anıtları, Etrüsk höyükleri, İbrani kurganları sözcüklerdi. Özellikle höyük gibi kimileri özel isimlerdi. Hatta bazen bol miktarda taş ve geniş bir alan varsa bir cümle yazılabiliyordu. Devasa Karnak Tapınağı daha o zamandan bunun bir örneğini oluşturuyordu.
Nihayet kitaplar yazıldı. Gelenekler yaprakların altında görünmeyen ağaç gövdeleri gibi altında kayboldukları sembolleri doğurmuşlardı. İnsanların inançla bağlandıkları tüm bu semboller giderek büyüyor, çoğalıyor, karmaşıklaşıyor, kendilerini kapsayamayan ve basit, çıplak, yere uzanmış görünümleriyle ilkel geleneği yansıtan ilk yapıların dışına taşıyorlardı. Sembolün yapının içinde serpilmeye ihtiyacı vardı. O zaman insan düşüncesiyle gelişen mimari bin başlı, bin kollu bir deve dönüştü ve yerinde duramayan tüm bu sembolizmi ebedi, gözle görünür, elle tutulur bir tarzla sabitledi. Ölçünün gücü Daidalos, zekanın şarkısı Orpheus, harfi temsil eden sütun, heceyi hemsil eden kemer, sözcüğü temsil eden piramit hep birlikte harekete geçerek yan yana geliyor, muhteşem binaları yansıtan o muhteşem kitaplar yazılana dek, dönemin genel düşünce sisteminin doğrultusunda kombinasyonlar