Aç tomarını ey kalp, aç tomarını ey ruhumuzun fecri! Özleyiş böyle seslenir durur. Bülbül, diriliş şafağının kanla gusl etmiş, kendi ölümünün kanıyla gusletmiş bülbülü ilk defa dikenlerin ötesinde bulunan Gülden söz eder. Âdem’deki Cennet özlemi gibi, bülbüldeki gül aşkı gibi uygarlığın dirilişinin erlerinde de kendi aslına dönüş tutkusu, sevgisi, ülküsü doğar.
Yüzümüzü Allah’a çevirdiğimiz vakit, başka bir iklim, başka bir mevsim başlamıştır. Ayrı bir mevsimin mantığı. Sarhoşluğa benzeyen bir mantık. Ama bu, Hazreti Mevlâna’nın dediği gibi, üzüm şarabının sarhoşluğu değil, seher şarabının sarhoşluğu.
Yüzünü Allah’a döndürdüğün zaman, nasibinde varsa uçan sensin, seccade değildir. Seccade uçmaz, ancak insan uçarsa seccade de onunla birlikte uçmuş olur.
Hakikat ruhumuzun kulağına fısıldayarak derki: boş durma insanoğlu, imânını imtihan ettir. İbrahim ol ,inkarların ateşine bulan, ama yanmamak şartıyla insanoğlu. Yusuf gibi eşyanın karanlığına in ve orada da Allah’ı anmayı unutma. El kervanlarına katıl, düşünce ve sanat oymaklarını kelebek gibi değil, arı gibi dolaş, karınca gibi bilgi harmanlarını arşınla. Ta çıktığın noktaya döndüğün zaman mâna gelini kendini sana teslim edinceye kadar.