İki farklı kültüre ve yetiştirme tarzına sahip aile ve onların ortasında, doğru yada yanlış verilen kararlara uyması gereken 13 yaşında bir kız çocuğu.
Hayatının en güzel döneminde nereye ait olduğunu bulmaya çalışan, terk edilmenin tüm şiddetiyle üzerine damgalandığı, yaşama tutunmak için sebepler arayan önrünün henüz başında bir yaşam.
Kitap o kadar akıcı ilerliyorki ne okudum hissini ancak sonunda anlayabiliyorsunuz. Çok sade ama bir o kadar da dramatik. İçinizde garip bir hüzün bırakıyor. Bazı sayfalarda kelimeler size sert ama bir o kadar da sıcak geliyor.
O bir Arminuta. Henüz 6 aylıkken çocukları olmadığı için kendi ailesi tarafından daha iyi şartlarda yetiştirileceği düşüncesi ile uzaktan kuzenleri olan bir çifte evlatlık olarak verilir. Onu alan aile kendisine sonsuz bir sevgi ve güven vererek 13 yaşına kadar çok iyi bakarlar. Sonra bir gün kendi biyolojik ailesine geri gönderileceğini öğrenir ve beş çocuklu, yoksulluğun ve cahilliğin hüküm sürdüğü o eve dönmek zorunda kalır.
Bir tarafta kendisinde neden terk edildiği yönünde sorunlar ararken, bir taraftan da bu hiç tanımadığı insanlara ve ait olmadığını düşündüğü hayata alışmaya çalışır.
İki anne ve iki farklı hayat arasında sıkışıp kalmışken kendisini hiçbir yere ait hissedemez. Onu bağlayan tek şey kız kardeşidir. Farklı oldukları gibi birbirlerine de hiç benzemeyen kardeşler arasında derinden bir bağ oluşur. Adriana saf ve temiz sevgisiyle, büyüklerin dünyasında onun iyiliği düşünülerek yapıldığı söylenen herşeyin aslında gerçek olmadığını anlamasını sağlayan tek insandır. O ablası için hem bir sığınak hemde yaşama sebebi olur.
Büyüklerin dünyasında verilen kararların bir çocuğun hayatını nasıl değiştiriyor anlamamızı sağlayacak derin anlamları olan bir kitap olmuş.