Her okuduğum tarihi romanda bıkmadan usanmadan neden tarihi roman okuduğumu açıklamak istiyorum. Bu belki de her okuduğum tarihi romanda neden bu satırlarda gezdiğimi bir kere daha anladığım içindir. Belki de milletimizin tarihini karış karış bilmek istediğim içindir. Ve Tepedeki Çınar kitabı... Bilmediğim zamanların görmediğim caddelerin, binmediğim gemilerin ve tatmadığım asla tatmak istemeyeceğim acıların, hüzünlerin hikayesi...
Lozan Mübadele Kararı'yla bastığı toprakları yerinden oynayanların, tüm yarım kalmışlığını dile getiremeyenlerin, sandığa doldurulmak istenen acıların asla sığamayışının romanı, daha doğrusu acısı.
Satırlarında gezerken duygularımın ayyuka çıkmasından ötürü 'bu kitabın, bu gerçekliğin yorumu nasıl yapılır?' diye sorguladığım nadir kitaplardan biri Tepedeki Çınar. Zaten gerçekler yoruma açık değildir gerçekler yalnızca gerçektir. Bu kitap da gerçeklerin, üstü örtülmeye çalışılan gerçeklerin babasının manevi mirasının peşinde koşan Ali ile gün yüzüne çıkan bir trajedinin romanı. Roman deyince kitaba ayıp ediyormuşum gibi hissediyorum. Ama yaşanmışlıklar yaşattıklarından utanmıyor, zaman geçse de çıkıyor her türlü. Şu an kuru bir edebiyat yapmıyorum aslında kitabı anlatıyorum. Bunu ancak kitabın son sayfasını çevirenler anlayacak.
Ali, Mustafa Baba, İhsan, Rıza, Bahar, Gülcemal vapuru, hiç tanışılmayan bir anne ve o tepedeki çınar... Tüm okurları gölgesinde oturtup yaşananları bir film şeridi gibi izletiyor adeta...
Bu kitaba dair düşüncelerimi duygularımı uzun uzun yazarım ama bence vakit kaybetmeden okumanız, o satırlarda kendi duygularınız ile baş başa kalmanız daha mühim.
Tavsiyeden çok daha fazlasını rica edeceğim size, lüfen herkes bu kitabı okusun ve herkese okuttursun.