Ölüm, bir nihayet (son) değildir.
Bir inkıta (kesilme) da değildir.
Bir intikal (geçiş)tir.
İnsan ölümü uzak zanneder.
Lâkin ölüm, insana en yakın olandır.
Zira her nefes, bir eksilmedir.
Her eksilme, ölüme yaklaştırır.
İnsan ölümü düşünmekten kaçar.
Çünkü onda bekā (kalıcılık) vehmi (kuruntusu) vardır.
Kendini devam edecek sanır.
Hâlbuki devam eden, kendisi değildir.
Dünya, insana kalıcılık hissi verir.
Bu his, en ince aldanıştır.
Zira fânî (geçici) olan,
kendini bâkî (kalıcı) zannetmeye meyillidir.
Ölüm, bu zannı kırar.
Lâkin bu kırılış, ansızın olur.
Hazırlık kabul etmez.
İnsan der ki: “Daha vakit var.”
Hâlbuki vakit, hiçbir zaman verilmez;
alınır.
Ecel (takdir edilmiş ölüm vakti), gecikmez.
Ne bir an ileri gider,
ne bir an geri kalır.
İnsan ölümü uzak gördükçe,
hayatı gevşek yaşar.
Ve gevşek yaşanan hayat,
boşa geçirilmiş bir emanet olur.
Ölüm, hatırlayana ağır gelir.
Unutana ise ansızın gelir.