O haline, alnımı okşayan eline minnetle dolardı içim ama bir keçi inadı taşıdığımdan, kadıncağıza hiç güzel bir tepki vermezdim. Beni hastanede annesiz bıraktığı için onu affetmemeye kararlıydım. Şimdi bunu düşününce o kadar canım acıyor ki... Niye üzmüştüm kadıncağızı o kadar? Bu sevilme, çok sevilme isteğimin nedeni neydi acaba?
"Her şeyin dedikodusunu yaparlar. İnsanın mutluluğuna, iyi gününe bile sevinmez, sevinemezler. Akrabalar hele, en çok onlar. Kendini meşgul edemeyen insan, başkasının hayatıyla meşgul olur. Bunlarınki de bu. Başkasının utancıyla ayıbını kendilerine abdest suyu yapmaya kalkar, kınaya kınaya kendilerini ak zannederler. Siz o kadar temiz yaşayın ki kızım, asla kınanmaktan korkmayanlardan olun"
Bu defter demek bugünü bekliyormuş ve uyuyan güzelin uyanma vaktiymiş.
Her şey zamanına nasıl da ilahi bir nefesle kavuşuyor. Bir kenarda sabırla, sessiz bir uyku halinde, sırası gelene dek gizemini koruyor.
Sonra onlarca yıl bir fotoğrafmış gibi duran hayatım, geçmişin acısını çıkartırcasına hareketlendi ve hiç akmadığını düşündüğüm zaman, yetişemediğim bir şekilde hızlandı. Olmaz dediklerim oldu. Geçmez dediklerim geçti gitti. Gidenler döndü, kalanların bazıları öldü. Sonra tam her şey yoluna girdi, mutlu sona az kaldı derken beklenmedik bir fırtına çıktı. Ama biz alışkındık fırtınalara. Kaç kez bu gemiyi sağ salim yanaştırdık karaya.
İşte o merhabadan sonra gerçek hayatla ve şimdiki zamanla tüm bağımın koptuğu birkaç gün geçirmiştim. Dalgındım. Sancılıydım. Geçmişteydim. Yazarsam belki bir şeyleri toparlarım diye düşünmüştüm. O ağır hatıra bulutunun içinde yönümü bulmaya çalışırken bu defteri aldım ama hiç yazamadım.