Bu dünyadan göçmemle, düşlediğim, umut ya da arzu ettiklerim şöyle dursun, istediğim, uğruna çalışıp çabalayarak, ulaşmayı denediğim hiçbir şeyi elde edemediğimi açıkça anladım. Hiçbir şeyi. Hazır bulduklarımı ve karşı çıktıklarımı, hatta nefret ettiklerimi tekrarlamış, nihayetinde atalarımın oluşturduğu uzun zincirin bir halkası olmuştum. Hayatım boyunca dayatılanlardan sapmayı başaramamış, mecburiyetleri yıkamamış, hiç olmazsa bunu doğru dürüst denemeyi bile becerememiştim.Babam gibi korkak olmuştum. Yakamı annemin en kaba aptallıklarından bile kurtaramamıştım. Onun gibi kendine acıyan, onun gibi hastalık hastası, onun gibi eklemleri kireçlenmiş, hantal, tembel, dediğim dedik ve cahil biri haline gelmiştim.
Ah, ağaçlara da güven olmuyordu işte, onları da kaybedebiliyordunuz, ellerinizin altında ölüveriyorlardı, gün geliyor, sizi yarı yolda bırakıp o devasa karanlığın içinde kaybolup gidiyorlardı!
Hayatın bir teminatla yaşanamayacağını fark ettiğimiz o andan, ne bir kesinliğin ne bir mükemmeliyetin ne de mutlak bir güvencenin olduğu sabahlara uyanmaya devam edebildiğimiz o âna nasıl geçilir?