Gece büyük bir ateş yandığını düşün, sevgili Sofie. Etrafa kıvılcımlar saçılıyor. Ateşin çevresinde geniş bir alan gündüz gibi aydınlanmış. Ama birkaç kilometre uzaktan hâlâ görebiliyoruz ateşin zayıf ışığını. Daha da uzaklaşırsak, ateş cılız bir gece fenerini andıran küçücük bir nokta gibi kalacak. En sonunda o kadar uzaklaşacağız ki, ateşten bize kesinlikle hiçbir ışık parçası ulaşamayacak. Gecenin ortasında, herhangi bir noktada ışınlar yitip gidiyor ve etraf kapkaranlık olunca, hiçbir şey göremiyoruz. Ne bir gölge var, ne de bir şekil.
Şimdi gerçekliğin de bu ateş gibi olduğunu düşün. Yanan şey Tanrı'dır, dışardaki karanlık da insanın ve hayvanların malzemesi olan soğuk madde. Tanrı 'nın yanıbaşında bütün yaratıkların ilk biçimleri olan ebedi idealar duruyor. Ve en önemlisi : insan ruhu "ateşin bir kıvılcımı"dır. Ama doğanın her yanında bu tanrısal ışıktan bir parça parlıyor. Bütün canlı varlıklarda görebiliriz onu, hatta bir gülde ya da bir çan çiçeğinde bile böyle bir tanrısal pırıltı vardır. Yaşayan Tanrı'dan en uzakta ise toprak, su ve taşlar bulunur....Tanrı'ya en çok yaklaştığımız yer, kendi ruhumuzdur. Ancak orada yaşamın büyük sırrıyla birleşebiliriz.