Her akşam sokağın başında dizel arabasının sesini duyunca anne-kız cennetimizin birazdan çalacak zille bozulacağını bilirdik… O kadar istedim ki alsın asık suratını, homurtularını, kirli çoraplarını, gitsin başka yere. Çocukların duası kabul olurmuş. Benimki olmadı. Kimin önce öleceğine kim karar veriyor?
Geriye bakınca kızımın, gidişiyle beni asla göze ağlamayacağım büyük bir terk edişten koruduğunu görüyordum. Ben korkmuş, mutsuzluğun içinde uyuşup kalmış, mutsuz olmaya alışmış, annelikten kaçamamıştım ama Elif benim isteksizliğimi, direncimi ve dolayısıyla beceriksizliğimi bizzat deneyimleyerek, altında perişan olduğum bu sorumlulugu benden alarak babasına teslim etmiş, birinin gönül rahatlığıyla kızı olabildiği yere gitmişti.
Çocuklar sağlam bir zemin arıyordu büyümek için.
Tıpkı banyo yaptığım zamanlarda olduğu gibi, bu eski giysiler de hafızamda acı verici izler açabilirdi. Oysa ben bunlarda, devam eden bir hayatın izlerini ve hala kendim olma isteğimi görüyorum. Eğer salyam akacaksa en azından bu kumaşın üzerine aksın.