... Bu umumî rejimin hususî ufkunda erenlerin diyarı var. Bir büyük velî, nefsini o türlü aç bıraktı ki, sonunda onun bir köpek şeklinde ağzından çıktığını ve oracıkta bir tası yalamaya başladığını gördü.
Ve haykırdı:
- Çıktığın çok iyi oldu; seni bir daha içime almayacağım!
Hitap geldi.
- Onu içine al! Biz seni onunla seviyoruz!
Erenler sırrının eşiği, yine bu nokta...
Bana dayanılmayacak kadar ağır gelen, sadece burada bulunmasıydı. Bir an önce ondan kurtulmak istiyordum. "Sükunet"'e kavuşmayı, yeraltımla baş başa kalmayı istiyordum. Alışmadığım "canlı hayat", beni öyle bir sıkıştırmıştı ki, soluğum kesilecek gibi oluyordu.
Medeniyetin insanda duygu çeşitliliğini artırmaktan başka işe yaradığı yok. Duygularının çeşitlenmesiyle insan işi kan dökmekten zevk almaya kadar vardırabiliyor.
Bu muydu Kudüs'ün sıcaktan kavrulmuş, güneşten çatlamış yollarında ayakları yanan, toz içinde yürürken teri toprağa damlayan peygamberin dini? Keten gömleğinden başka varlığı, ikram edilenlenden gayri azığı kayda geçmemiş olan yoksul marangoz çırağı dünyaya bunun için mi gelmişti? Bunu mu uyarmış, bunu mu yakarmıştı ve bunun için mi kendisini kefaret etmişti? Ruh harfleriyle yazılmış esas metin, erguvan rengi kâğıt üzerine altın yaldızlı mürekkeple geçsin, cilt kapakları inci ve elmasla süslensin diye mi?