"Rüya aleminin giriş kapısı yalansızlıktır. Sözlerde, kelimelerde yalan olmamasıdır. Bu kapıdan herkes girer amma geri dönerken yine aynı kapıdan döneceği için sözlerinde yalan olanlar, burada gördükleri mucizeleri geri getiremezler, hayatlarına taşıyamazlar. Yalan sözler, rüyaları anlaşılmaz remzlere ve sembollere dönüştürür. Yalan konuşursan sabah olup uyandığında melekut aleminin mucize bilgilerini anlaşılmaz olaylar, garip maceralar olarak remzlerle hatırlarsın," Muhyiddin Arabi Hazretleri özel tefsirinde diyor...
Kullandığımız kelimeler biz farkında olmasak bile yavaşça kaderimiz oluyordu ve yaşamımızda ağır imtihanların başlamasına sebep oluyordu. Bu Ledün ilminin sunduğu bir sır olsa da Tekin kelimeler karşısında beyin Su'yunun verdiği tepkiyi araştırmaları sonucunda görmüştü. Ses dalgalarına tepki vererek kendi alfabesiyle kaydeden bu Su'yu beynimiz okuyarak algıladıklarını bilinçaltı dediğimiz mekanizmayla arşivliyordu. Bu gerçekleştikten sonra hem rüya aleminde hem de bu dünya hayatında yaşanacaklar şekilleniyordu.
Geçip gitmede ömür....Umutlar hep yarın, yarın, yarın!.. Tükenen zamanı dolduruyor hep kuru kavgalar, boş didişmeler, faydasız gürültüler. Aklını başına al kardeş! Günü, bugün say; ölüm ki kaşla göz arasında; ölüm ki dudakla söz arasındadır..."
"İyi ama şimdi ben onun kapısına hangi yüzle giderim?!." Onun eşiğinde geçen günlerim meğer ne bahtiyar günler imiş de ben orada yalnızca ayaklarım ve sırtm daki ağrının hesabını yapmışım. Meğer oraya dizlerimle bağlanmışım da kalbimle bağlanmayı bilememişim. Ülfetin panzehir olduğunu unutmuş, zehirli yanını görmüşüm. Sırtımdaki yağırlar da, dizlerimdeki sızılar da meğer onun kuytusunda merhem buluyormuş. Şimdi gözümden kan yaşların, boğazıma düğümlenen hıçkırıkların bir yararı yok. Pişmanlığım, bilmezlikten. Değer bilmezlikten ve hakikati bilmezlikten... Okumam yazmam var iken hakikati bilememiştim. Bilmem zikri çekmek beni hamlıktan kurtarmamıştı. Belli ki hakikat henüz bana kapısını açmıyordu. Ömrüm, ecel elbisesini dokuyan çakşırcılar misali gönül kitabına nakış çizmekle geçmişti. Bu ne dert idi, derman bilinmezdi; ya bu ne yare idi zahmı belirmezdi. Kenan ilinde Yusuf'u yitirmiş gibiydim, Yusuf'u bulsam Kenan bulunmazdı. Aşk pazarında canlar satılıyordu da, satılık canımı alan bulunmuyordu. Allah o abdalların magarasında gönül nakşının yalnızca bir desenini kendime gösterince meğer ne hallere düşmüştüm!?... Şeyhim, Sultanım Tapduk Emrem halimi benden iyi bilirmiş ki beni oyalarmış. Oyalarmış ki hamlığımdan kemale ereyim, çiğliğimden pişeyim. Oyalarmış ki içten içe aşk ile dolayım da meşke durayım. Oysa şimdi yanıyorum, hasret ile yanıyorum, bir an evvel izini bulmak, tozuna yüzümü sürmek için yanıyorum. Bir nazarda kalmamak, hasret ile ölmemek için yanıyorum. Bu seferki od da aşk odu, illa ki yanışı hiçbir zamankine benzemiyor. Yakıyor, yakıyor...