Bu hayata karşı takınılacak absürt bir tavır olurdu. bu dünya da ahlaki değer yargılarımızla caka satalım diye gönderilmedik. Ne vasat insanların sözlerini dinlerim, ne de güzellerin işine karışırım. Bir insanın kişiliğini sevmişsem, kendini ifade etmek için hangi yöntemi kullanırsa kullansın hoşuma gider.
Lord Henry merak ediyordu; acaba psikolojiyi mutlak bir bilim dalı haline getirirsek küçücük yaşam pınarlarından her birinin sırrına erebilir miydik? Mevcut durumda kendimizi hep yanlış anlıyor, başka insanlarıysa nadiren anlayabiliyorduk. Deneyim denilen şeyin ahlaki bir değeri yoktu. Deneyim, insanların yanlışlarına verdikleri isimdi. Ahlakçılar kural olarak, deneyimi bir tür uyarı biçimi olarak görmüş, karakterin şekillenmesinde etik açıdan faydalı olduğunu öne sürmüş ve onu bize neyi yapıp neyi yapamayacağımızı gösteren bir şey olarak yüceltmişlerdi. Fakat deneyimin harekete geçirme gibi bir gücü yoktur. Rolü neredeyse vicdanınki kadar azdır. Deneyimin bize gösterdiği tek şey şudur; geçmişimiz neyse geleceğimiz de o olacaktır ve geçmişte tiksinerek işlediğimiz günahları gelecekte defalarca, hem de mutluluk duyarak işleyeceğiz.
Ruh ve beden, beden ve ruh; ne büyük gizemdi. Ruhumuzun hayvani, bedenimizinse ruhani bir tarafı vardı. Duyularımız keskinleşirken zihnimiz körelebiliyordu. Bedensel dürtülerin nerede ölüp ruhani dürtülerin nerede başladığını kim bilebilirdi ki? Vasat psikologların keyfi tanımlamaları ne kadar yüzeyseldi. Diğer yandan farklı ekollerinin ileri sürdükleri arasında bir şeçim yapmak ne kadar zordu. Ruh, günahlar evinde ikamet eden bir gölgeden mi ibaretti? Yoksa Giordano Bruno'nun dediği gibi, aslında beden mi ruhun içindeydi? Ruhun bedenden ayrılması bir muammaydı, tıpkı bedenin ruhla birleşmesinin bir muamma oluşu gibi.