Elektronik sigaramı çıkardım arka cebimden. Poşete sarmıştım sıkıca. Açtım poşeti. Ölmüş martıya bakıp içmeye başladım.
Keşke yaşarken tanışmış olsaydık, dedim içten içe. Yazık. Çok yazık. Gerçekten bana hitap eden bir martıydı.
O martıyla arkadaş olmayı o kadar çok isterdim ki. O martıyla uçmak isterdim. O martıyla vapurların peşine takılıp dans eder gibi sağa sola süzülmek isterdim. O martıyla sırf insanlar birazcık mutlu olsun diye, karnımız tok olduğu hâlde atılan simit parçalarını yemek isterdim.
O martıyla çatılara tüneyip gün ağrırken ortalığı velveleye vermek isterdim. O martıyla gökyüzünün mavi sessizliğinde bir metronom çubuğu gibi alçalıp yükselmek isterdim. O martıyla deniz fenerlerinin üstünde döne döne uçmak isterdim.
O martıyla köpüren dalgaların arasında evimizdeymiş gibi rahat ve telaşsız gezinmek isterdim. O martıyla akşamüstleri dalgakıranlara konup geçip giden günleri düşlemek isterdim. O martıyla yağmurlara bakmak ve hayatımızdan sessiz sedasız çıkıp giden insanları özlemek isterdim.
O martıyı öpmek isterdim. O martıya son defa veda etmek son defa sarılmak isterdim. Son defa öpmeyi ne çok isterdim.
Kollarımı bıraktı. Yattığım yerden sokağın caddeyle kesiştiği köşedeki yamuk trafik lambasına baktım. Tozun dumanın arasında yanıp sönmeye devam ediyordu tepedeki kırmızı ışık.
O kırmızı ışığa bakmaktan alamıyordum kendimi. O ana kadar ruhumun derinlerinde gömülmüş, sesi sedası çıkmayan ne kadar duygu varsa büyük bir gürültüyle çatır çutur kırılıyordu.
İnsanın bambaşka biri olmayı isteyeceği bir an gelir. Gerçekten bambaşka biri olmayı isteyeceği bir an gelir ya.
Her şeyi silbaştan en doğru şekilde yaşayacağına dair yeminler ettiği bir tekrar anı.
Gerçekten bazen aklım almıyor. Ölmenin bu kadar kolay olmasını aklım almıyor.
İnsan ölmek istedi mi hemen ölebilir. Pencereye çıkıp atlayabilirsin misal. Tavandaki çengele bir ip bağlayabilirsin. Mutfağa kadar gidip doğal gazı açmak yeter.
Şuradan bir adım atsak yeter, dedi.
Uçuruma bakıyordum, karanlık kayalara. Bir an dizlerim titremeye, ayaklarım karıncalanmaya başladı. İçimde kontrol edemediğim bir güç bana o adımı attıracakmış gibi hissediyordum. Geriye gittim, bir iki adım. Büyükçe bir taşın üstüne oturdum. Biraz daha erteledim.
İnsan ayrılınca değil, yeniden kavuşma ümitleri tükenince yıkılır. O zaman hayat son zerresine kadar kocaman bir can sıkıntısına dönüşür. Sanki son vapuru kaçırmışsın da bir adada mahsur kalmışsın.
Güneş ağır ağır batarken, sonraki vapurun hiç gelmeyeceğini söylemişler sana. Bunun can sıkıcı bir şaka olmadığını, gerçek olduğunu söylemişler.
Buydu vaziyetim. Beni o kış bir kişi terk edip gitmişti ama sanki iki yüz elli kişi terk edip gitmiş gibi hissetmiştim.