“Fevkalade olağan bir gündü.
Bir çocuk ellerinin ve burnunun kıpkırmızı kesilmesine aldırmadan basılmamış karlara basma telaşında değildi,çünkü kar yağmıyordu. Yalnız bir kadın penceresine vuran yağmur damlalarının camdan aşağı kendilerince bir yol çizerek süzülmelerine bakarak akıp giden hayatı için kederlenmiyordu, çünkü yağmur da yağmıyordu. İşe yetişmek için topukları sırtına değecek kadar hızlı koşmasına rağmen kaçırdığı vapur için hayıflanan genç adam , bir sonraki çarpında hayatının aşkıyla karşılaşmadı… Kulübesinde kendi halinde yaşayan, yüzü yılların yorgunluğunu gösteren kırışıklıklarla dolu olan yaşlı balıkçının can yoldaşı olan çoban köpeği , gecenin bir vakti sessizliği yırtarcasına havlamaya başlamadı. Kimse yepyeni bir hayata başlamak için terminalden kalkan ilk otobüse atlayıp yol boyu başını cama yaslayarak düşüncelere dalmadı… Olağanüstü sıradan bir gündü. O gün anlatılmaya değecek hiçbir şey olmadı…”
Yukarıdaki alıntıdan da anlaşılacağı gibi hayatın bize sundukları, sunmadıkları.. Neler yaptığımız ve neleri yapmaya çalışırken başımıza nelerin geldiği…Anlatılanlar kısaca bunları çağrıştırıyor insana… Samimi bir dil ve akıcı bir anlatım tarzı ile belki de bir solukta okunacak bir Aylin Balboa kitabı…