Taşınacağımız için evi toparlıyordum dün.İnsan evi toplarken aslında biraz da kendini dağıtıyormuş, onu anladım. Bir poşetin içinden birkaç ıslak mendil çıktı önce ve hediye değişim fişi. Dünyanın en sıradan şeyleri belki. Ama ben onları görünce sanki sen gelip göğsümün tam ortasına oturdun. Yere çöktüm sonra. Uzun süre sadece baktım onlara. Çünkü hatırası olan eşyalar eşya olmaktan çıkıyor bir süre sonra; içine dokunduğun anda bir insanın sesi yayılıyor odanın içine.
O an yine seni düşündüm. Daha doğrusu seni değil… Seninleyken olduğum kişiyi düşündüm.En çok onu özlüyorum çünkü. Senin yanında kendimi başka türlü seviyordum ben. Daha hafif yürüyordum sanki. Daha umutlu bakıyordum aynaya. Kalbim sürekli telaşlıydı ama güzel bir telaştı bu. Şimdi dönüp bakınca anlıyorum; ben biraz da senin gözlerinde yaşamışım kendimi.
Sonra kalktım yerden. Elimdekileri çöpe atacaktım. Yapamadım...Eğer onları atarsam, yaşadığımız şey gerçekten bitecekti.Hiç yaşanmamış gibi...
Sonra peluş Sid geçti elime. İlk buluşmamızda almıştın doğum günüm için.sonra Batman.İddiayı kaybedip aldığın kitap.Giderken bıraktığın o beyaz tişört. Bir insan bir eve ne kadar az şey bırakıp bu kadar çok kalabilir akılda? Buna şaşırdım. Çünkü biz öyle büyük şeyler yaşamadık aslında. Bir ömre sığacak hikâyelerimiz olmadı. Ama nedense seninle yaşanan her küçük an içimde büyüdü. Bir kahkahan büyüdü mesela. Bir bakışın büyüdü.Yüzüme dokunuşun büyüdü. Ve şimdi koskoca bir yalnızlığa dönüştü hepsi.
En çok da şu koyuyor galiba içime: Sende bana dair hiçbir şey yok artık. Belki gerçekten tek bir anın bile kalmadı benden. Ama ben hâlâ senin bıraktığın küçük izlerin içinde yaşıyorum. Çok adaletsiz bu. İnsan sevdiği kişide biraz kalmak ister çünkü. Bir çekmecede unutulmuş bir eşya olmak ister mesela. Bir kitabın