Zukoddd

Zukoddd
@Zukod
Bazen okur bazen yazar..Bazen okumaz sadece izler.Nefes alır ama yaşamaz
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Failimin adı:Nisera
Zamanın ilk kez ne zaman başladığını, akreple yelkovanın o bitmek bilmeyen döngüye ilk ne zaman adım attığını hiçbirimiz tam olarak bilemiyoruz. Ama insan denilen o hem muazzam hem de bir o kadar bencil ve kusurlu varlık dünya sahnesine çıktığından beri, cevabını aramaktan yorulduğumuz tek bir soru var: Bir insan, bir başka insanı gerçekten hiçbir çıkar gözetmeden, hiçbir koşul öne sürmeden, olduğu gibi ve sonsuzca sevebilir mi? Eğer bu satırları okuyorsan muhtemelen senin de içinde bir yerlerde bu soruya verilen o sessiz, buruk ve artık inanmayan cevabın sızısı geziniyordur.Çünkü dürüst olmak gerekirse, ben de artık o eski masallara, o gökyüzü kadar geniş ve karşılıksız olduğu iddia edilen sevgilere inanmakta çok güçlük çekiyorum... İlişkilerin, özellikle de hayatın tam merkezine koyduğumuz o devasa duygunun —yani aşkın— doğası çok değişti. Aşk öyle tuhaf, öyle amansız bir çelişki ki; insanı tek bir bakışla, tek bir tatlı sözle yeniden doğuracak kadar güçlü, ama aynı zamanda henüz nefes alırken, kalbin göğüs kafesinde delicesine çarpıp dururken seni binlerce kez öldürecek kadar da acımasız. Yaşayan bir ölüye dönüşmek nedir bilirsiniz; ciğerlerine hava dolar ama ruhunun gırtlağı sıkılmıştır. İşte aşk, insanı bu arafta bırakabilen, nefes alırken canını alan yegane şey. Şöyle bir insanlığın ilk zamanlarına bakacak olursak: O dönemlerde her şey çok daha düz, belki de kaçınılmaz bir mecburiyetten ibaretti. İnsanlar birbirine muhtaçtı; doğanın vahşetine karşı tek başlarına ayakta kalamazlardı. Ortada seçebilecekleri milyarlarca insan, kusursuz profiller, tek bir parmak hareketiyle vazgeçebilecekleri alternatifler yoktu. Hayatta kalmak ve üremek bir zorunluluktu; yanındakine tutunmak, onun sıcaklığına sığınmak zorundaydın. O dönemde belki bugünkü anlamda romantik bir
Dün bütün gece uyuyamadığım için molamda olduğum yerde uykuya dalmışım.Hatta rüya bile gördüm.Rüyamda kızım Tomris doğum yapıyordu bunun için biraz daha zaman vardı ama rüyamda buna çok şaşırmıştım.Eve geldim temizlik yaparken minik kedi sesleri geliyordu bir baktım Tomris doğurmuş.Henüz erkendi doğum için ama şu an sarılıp uyumalarını seyretmek o kadar huzur verici ki..
Yokluğun ben de kiracı
Sevgili Sayem, Yorulmadın mı artık onu içinde büyütmekten? Her sabah gözlerini açtığında ilk onu düşünmekten, günün en güzel anını bile onun eksikliğiyle zehir etmekten… Bir kahve içerken “bunu ona anlatsaydım gülerdi” diye iç geçirmekten, sokakta onun kokusuna benzeyen bir parfüm duyunca kalbinin bir anlığına yerinden çıkmasından yorulmadın mı? İnsan sevdiğini özler, evet. Ama sen artık özlemiyorsun sadece. Sen onu iç organların gibi taşıyorsun. Onsuz yaşamıyorsun; onu içinde yaşatarak hayatta kalmaya çalışıyorsun. Ne acı bir şey biliyor musun? Bir insanın yokluğunda bile ona göre yaşamaya devam etmek. O artık hayatında değilken bile sevdiğin şarkıları seçerken onu düşünmek. Bir filmi izledikten sonra “olsaydı şimdi burada ne söylerdi” diye kafanda onun sesini tamamlamak. Gece kendi ellerini birbirine kenetleyip onun eliymiş gibi avunmak… İnsan bazen yalnız kalmıyor Sayem. İnsan, hayal ettiği birine dönüşen anılarla aynı evde yaşamaya başlıyor. Ve anılar konuşmuyor. Sadece susup insanın içine oturuyorlar. Ben çok yoruldum. Onun olmadığı yerlerde onunla yaşamaktan çok yoruldum. Her şeyi ona anlatıyormuş gibi düşünmekten… Ağladığımda sanki alnımdan saçlarımı geri itiyormuş gibi gözlerimi kapatmaktan… Uyumadan önce yüzümü okşayan gerçek bir el yokken, kendimi bir hayale sararak uyumaktan yoruldum. Çünkü insan bir noktadan sonra sevdiği kişiyi değil, onun yokluğunda kurduğu dünyayı taşımaya başlıyor. Bir de şu var… İnsan en çok, karşısındaki artık onu sevmiyorken sevmeye devam ettiği için kırılıyor. Çünkü sevgi tek başına yetmiyor hiçbir şeye. Sen birini bütün kalbinle sevebilirsin ama o insanın yüreği seni taşıyacak kadar geniş değilse, sevgin dönüp dolaşıp senin göğsüne saplanıyor. İşte bu yüzden yoruldum ben. Hep eksik kalan bir hikâyeyi tamamlamaya çalışmaktan
Kilyos tatiline
Uzunca baktım son fotoğrafına Nisera. Bu sefer kalabalık sokaklardan, gürültülü masalardan, insanların birbirine yetişmeye çalıştığı o telaşlı şehirlerden biraz uzaklaşmışsın sanki. Daha sessiz bir yere gitmişsin. İnsan sesinden çok rüzgârın konuştuğu, akşam olunca sadece dalga seslerinin kaldığı bir yere… Ve nedense sana en çok böyle yerler yakışıyor. Yine denizi saatlerce izlemişsin gibi geldi bana. Hiçbir şey düşünmüyormuş gibi yapıp aslında her şeyi en baştan yaşamışsındır yine içinde.İnsanlar denize bakarken sadece su görür, sen geçmişini izliyorsun sanki. Yarım kalmış konuşmaları, içinde tekrar tekrar büyüttüğün cümleleri, geceleri ansızın aklına düşen kırgınlıkları… Hepsini dalgalarla birlikte geri çağırmışsın gibi. Ama bu fotoğrafta başka bir şey var. İlk defa yüzünde aramakla yorulmuş bir insanın sakinliği var. Sanki artık her şeyi çözmek istemiyorsun da biraz olsun susup dinlenmek istiyorsun. Gözlerini kapatışında o his var çünkü; uzun zamandır içinde taşımaktan yorulduğun ne varsa birkaç dakikalığına omuzlarından bırakmış gibisin. Belki yine çok düşündün. Belki yine kendine kızdın bazı şeyler için. Belki birilerini affedemedin hâlâ. Ama yine de rüzgâr yüzüne vururken küçük bir anlığına huzuru bulmuşsun gibi durmuşsun fotoğrafta. Öyle büyük, gösterişli bir mutluluk değil bu. Daha çok, içindeki fırtınanın kısa süreliğine dinmesi gibi. Bir de şunu düşündüm sana bakarken; bazı insanlar ne kadar yorulursa yorulsun, içinde hep güzel kalmış bir yer taşır. Sen de o insanlardan birisin. Kalbin çok gürültü görmüş ama içinde hâlâ sessiz bir sahil saklayabilmişsin. Ve en çok da bu dokundu bana Nisera… Çünkü insan bazen bir fotoğraftan anlıyor; birinin hâlâ incinmesine rağmen dünyaya karşı yumuşak kalabildiğini.