Sana hikâyeler yazdım, kelimelerin içine sakladım seni.
Cümlelerin arasına nefes gibi yerleştirdim adını, noktalarda sustum, virgüllerde bekledim… belki bir gün dönüp okursun diye. Ama sen okumadın. Okusan bile anlamadın. Çünkü insan bazen en çok kendine yazılanı görmez.
Seni anlatan yazılar yazdım.
Herkes okudu, herkes kendinden bir şey buldu o satırlarda… bir tek sen bulamadın kendini. Oysa ben seni en çıplak halinle yazmıştım; korkularını, kaçışlarını, yarım bıraktığın cümleleri… Bir insanın kendinden kaçması ne tuhaf, değil mi? En çok anlatıldığı yerde kaybolması…
Ben seni sevdikçe sen başka yerlerde aradın sevgiyi.
Ben seni büyütürken içimde, sen başkalarının gözlerinde küçülttün kendini. Sana ait olan bir sevgiyi, yabancı kalplerde denedin. Belki daha kolaydı… belki daha az sorumluluktu. Çünkü gerçek sevgi, insanın omuzlarına ağırlık bırakır. Ve sen… taşımayı değil, kaçmayı seçtin.
Ben buradaydım.
Açık, net, saklanmadan.
Sen ise hep yarım… hep biraz eksik, biraz uzak. Sanki biri seni sevecekse, tam görmesin diye kendini gölgede tutuyordun. Ve ben… o gölgede seni seçtim. Her şeye rağmen.
Ama en çok ne acı biliyor musun?
İnsan sevilmemeyi bir şekilde kabulleniyor.
Ama görülmemek… işte o insanın içini yavaş yavaş silen bir şey.
Ben sana bakıyordum, sen başka tarafa.
Ben seni duyuyordum, sen sessizliğimi bile işitmedin.
Ben seni anlıyordum… sen beni anlamaya hiç gelmedin.
Ve bir gün fark ettim…
Sen beni hiç görmedin.
Sadece bakmışsın.
Ama bakmakla görmek aynı şey değil.