Zamanın ilk kez ne zaman başladığını, akreple yelkovanın o bitmek bilmeyen döngüye ilk ne zaman adım attığını hiçbirimiz tam olarak bilemiyoruz. Ama insan denilen o hem muazzam hem de bir o kadar bencil ve kusurlu varlık dünya sahnesine çıktığından beri, cevabını aramaktan yorulduğumuz tek bir soru var: Bir insan, bir başka insanı gerçekten hiçbir çıkar gözetmeden, hiçbir koşul öne sürmeden, olduğu gibi ve sonsuzca sevebilir mi? Eğer bu satırları okuyorsan muhtemelen senin de içinde bir yerlerde bu soruya verilen o sessiz, buruk ve artık inanmayan cevabın sızısı geziniyordur.Çünkü dürüst olmak gerekirse, ben de artık o eski masallara, o gökyüzü kadar geniş ve karşılıksız olduğu iddia edilen sevgilere inanmakta çok güçlük çekiyorum...
İlişkilerin, özellikle de hayatın tam merkezine koyduğumuz o devasa duygunun —yani aşkın— doğası çok değişti. Aşk öyle tuhaf, öyle amansız bir çelişki ki; insanı tek bir bakışla, tek bir tatlı sözle yeniden doğuracak kadar güçlü, ama aynı zamanda henüz nefes alırken, kalbin göğüs kafesinde delicesine çarpıp dururken seni binlerce kez öldürecek kadar da acımasız. Yaşayan bir ölüye dönüşmek nedir bilirsiniz; ciğerlerine hava dolar ama ruhunun gırtlağı sıkılmıştır. İşte aşk, insanı bu arafta bırakabilen, nefes alırken canını alan yegane şey.
Şöyle bir insanlığın ilk zamanlarına bakacak olursak: O dönemlerde her şey çok daha düz, belki de kaçınılmaz bir mecburiyetten ibaretti. İnsanlar birbirine muhtaçtı; doğanın vahşetine karşı tek başlarına ayakta kalamazlardı. Ortada seçebilecekleri milyarlarca insan, kusursuz profiller, tek bir parmak hareketiyle vazgeçebilecekleri alternatifler yoktu. Hayatta kalmak ve üremek bir zorunluluktu; yanındakine tutunmak, onun sıcaklığına sığınmak zorundaydın. O dönemde belki bugünkü anlamda romantik bir