Sevgili Sayem,
Yorulmadın mı artık onu içinde büyütmekten? Her sabah gözlerini açtığında ilk onu düşünmekten, günün en güzel anını bile onun eksikliğiyle zehir etmekten… Bir kahve içerken “bunu ona anlatsaydım gülerdi” diye iç geçirmekten, sokakta onun kokusuna benzeyen bir parfüm duyunca kalbinin bir anlığına yerinden çıkmasından yorulmadın mı? İnsan sevdiğini özler, evet. Ama sen artık özlemiyorsun sadece. Sen onu iç organların gibi taşıyorsun. Onsuz yaşamıyorsun; onu içinde yaşatarak hayatta kalmaya çalışıyorsun.
Ne acı bir şey biliyor musun? Bir insanın yokluğunda bile ona göre yaşamaya devam etmek. O artık hayatında değilken bile sevdiğin şarkıları seçerken onu düşünmek. Bir filmi izledikten sonra “olsaydı şimdi burada ne söylerdi” diye kafanda onun sesini tamamlamak. Gece kendi ellerini birbirine kenetleyip onun eliymiş gibi avunmak… İnsan bazen yalnız kalmıyor Sayem. İnsan, hayal ettiği birine dönüşen anılarla aynı evde yaşamaya başlıyor. Ve anılar konuşmuyor. Sadece susup insanın içine oturuyorlar.
Ben çok yoruldum.
Onun olmadığı yerlerde onunla yaşamaktan çok yoruldum. Her şeyi ona anlatıyormuş gibi düşünmekten… Ağladığımda sanki alnımdan saçlarımı geri itiyormuş gibi gözlerimi kapatmaktan… Uyumadan önce yüzümü okşayan gerçek bir el yokken, kendimi bir hayale sararak uyumaktan yoruldum. Çünkü insan bir noktadan sonra sevdiği kişiyi değil, onun yokluğunda kurduğu dünyayı taşımaya başlıyor.
Bir de şu var…
İnsan en çok, karşısındaki artık onu sevmiyorken sevmeye devam ettiği için kırılıyor. Çünkü sevgi tek başına yetmiyor hiçbir şeye. Sen birini bütün kalbinle sevebilirsin ama o insanın yüreği seni taşıyacak kadar geniş değilse, sevgin dönüp dolaşıp senin göğsüne saplanıyor. İşte bu yüzden yoruldum ben. Hep eksik kalan bir hikâyeyi tamamlamaya çalışmaktan