Zukoddd

Zukoddd
@Zukod
Bazen okur bazen yazar..Bazen okumaz sadece izler.Nefes alır ama yaşamaz
Lisans
31 Mayıs 1994
7 okur puanı
Aralık 2025 tarihinde katıldı
Reklam
Yokluğun ben de kiracı
Sevgili Sayem, Yorulmadın mı artık onu içinde büyütmekten? Her sabah gözlerini açtığında ilk onu düşünmekten, günün en güzel anını bile onun eksikliğiyle zehir etmekten… Bir kahve içerken “bunu ona anlatsaydım gülerdi” diye iç geçirmekten, sokakta onun kokusuna benzeyen bir parfüm duyunca kalbinin bir anlığına yerinden çıkmasından yorulmadın mı? İnsan sevdiğini özler, evet. Ama sen artık özlemiyorsun sadece. Sen onu iç organların gibi taşıyorsun. Onsuz yaşamıyorsun; onu içinde yaşatarak hayatta kalmaya çalışıyorsun. Ne acı bir şey biliyor musun? Bir insanın yokluğunda bile ona göre yaşamaya devam etmek. O artık hayatında değilken bile sevdiğin şarkıları seçerken onu düşünmek. Bir filmi izledikten sonra “olsaydı şimdi burada ne söylerdi” diye kafanda onun sesini tamamlamak. Gece kendi ellerini birbirine kenetleyip onun eliymiş gibi avunmak… İnsan bazen yalnız kalmıyor Sayem. İnsan, hayal ettiği birine dönüşen anılarla aynı evde yaşamaya başlıyor. Ve anılar konuşmuyor. Sadece susup insanın içine oturuyorlar. Ben çok yoruldum. Onun olmadığı yerlerde onunla yaşamaktan çok yoruldum. Her şeyi ona anlatıyormuş gibi düşünmekten… Ağladığımda sanki alnımdan saçlarımı geri itiyormuş gibi gözlerimi kapatmaktan… Uyumadan önce yüzümü okşayan gerçek bir el yokken, kendimi bir hayale sararak uyumaktan yoruldum. Çünkü insan bir noktadan sonra sevdiği kişiyi değil, onun yokluğunda kurduğu dünyayı taşımaya başlıyor. Bir de şu var… İnsan en çok, karşısındaki artık onu sevmiyorken sevmeye devam ettiği için kırılıyor. Çünkü sevgi tek başına yetmiyor hiçbir şeye. Sen birini bütün kalbinle sevebilirsin ama o insanın yüreği seni taşıyacak kadar geniş değilse, sevgin dönüp dolaşıp senin göğsüne saplanıyor. İşte bu yüzden yoruldum ben. Hep eksik kalan bir hikâyeyi tamamlamaya çalışmaktan
Kilyos tatiline
Uzunca baktım son fotoğrafına Nisera. Bu sefer kalabalık sokaklardan, gürültülü masalardan, insanların birbirine yetişmeye çalıştığı o telaşlı şehirlerden biraz uzaklaşmışsın sanki. Daha sessiz bir yere gitmişsin. İnsan sesinden çok rüzgârın konuştuğu, akşam olunca sadece dalga seslerinin kaldığı bir yere… Ve nedense sana en çok böyle yerler yakışıyor. Yine denizi saatlerce izlemişsin gibi geldi bana. Hiçbir şey düşünmüyormuş gibi yapıp aslında her şeyi en baştan yaşamışsındır yine içinde.İnsanlar denize bakarken sadece su görür, sen geçmişini izliyorsun sanki. Yarım kalmış konuşmaları, içinde tekrar tekrar büyüttüğün cümleleri, geceleri ansızın aklına düşen kırgınlıkları… Hepsini dalgalarla birlikte geri çağırmışsın gibi. Ama bu fotoğrafta başka bir şey var. İlk defa yüzünde aramakla yorulmuş bir insanın sakinliği var. Sanki artık her şeyi çözmek istemiyorsun da biraz olsun susup dinlenmek istiyorsun. Gözlerini kapatışında o his var çünkü; uzun zamandır içinde taşımaktan yorulduğun ne varsa birkaç dakikalığına omuzlarından bırakmış gibisin. Belki yine çok düşündün. Belki yine kendine kızdın bazı şeyler için. Belki birilerini affedemedin hâlâ. Ama yine de rüzgâr yüzüne vururken küçük bir anlığına huzuru bulmuşsun gibi durmuşsun fotoğrafta. Öyle büyük, gösterişli bir mutluluk değil bu. Daha çok, içindeki fırtınanın kısa süreliğine dinmesi gibi. Bir de şunu düşündüm sana bakarken; bazı insanlar ne kadar yorulursa yorulsun, içinde hep güzel kalmış bir yer taşır. Sen de o insanlardan birisin. Kalbin çok gürültü görmüş ama içinde hâlâ sessiz bir sahil saklayabilmişsin. Ve en çok da bu dokundu bana Nisera… Çünkü insan bazen bir fotoğraftan anlıyor; birinin hâlâ incinmesine rağmen dünyaya karşı yumuşak kalabildiğini.
Gelmesen bile hatıran yeter
Taşınacağımız için evi toparlıyordum dün.İnsan evi toplarken aslında biraz da kendini dağıtıyormuş, onu anladım. Bir poşetin içinden birkaç ıslak mendil çıktı önce ve hediye değişim fişi. Dünyanın en sıradan şeyleri belki. Ama ben onları görünce sanki sen gelip göğsümün tam ortasına oturdun. Yere çöktüm sonra. Uzun süre sadece baktım onlara. Çünkü hatırası olan eşyalar eşya olmaktan çıkıyor bir süre sonra; içine dokunduğun anda bir insanın sesi yayılıyor odanın içine. O an yine seni düşündüm. Daha doğrusu seni değil… Seninleyken olduğum kişiyi düşündüm.En çok onu özlüyorum çünkü. Senin yanında kendimi başka türlü seviyordum ben. Daha hafif yürüyordum sanki. Daha umutlu bakıyordum aynaya. Kalbim sürekli telaşlıydı ama güzel bir telaştı bu. Şimdi dönüp bakınca anlıyorum; ben biraz da senin gözlerinde yaşamışım kendimi. Sonra kalktım yerden. Elimdekileri çöpe atacaktım. Yapamadım...Eğer onları atarsam, yaşadığımız şey gerçekten bitecekti.Hiç yaşanmamış gibi... Sonra peluş Sid geçti elime. İlk buluşmamızda almıştın doğum günüm için.sonra Batman.İddiayı kaybedip aldığın kitap.Giderken bıraktığın o beyaz tişört. Bir insan bir eve ne kadar az şey bırakıp bu kadar çok kalabilir akılda? Buna şaşırdım. Çünkü biz öyle büyük şeyler yaşamadık aslında. Bir ömre sığacak hikâyelerimiz olmadı. Ama nedense seninle yaşanan her küçük an içimde büyüdü. Bir kahkahan büyüdü mesela. Bir bakışın büyüdü.Yüzüme dokunuşun büyüdü. Ve şimdi koskoca bir yalnızlığa dönüştü hepsi. En çok da şu koyuyor galiba içime: Sende bana dair hiçbir şey yok artık. Belki gerçekten tek bir anın bile kalmadı benden. Ama ben hâlâ senin bıraktığın küçük izlerin içinde yaşıyorum. Çok adaletsiz bu. İnsan sevdiği kişide biraz kalmak ister çünkü. Bir çekmecede unutulmuş bir eşya olmak ister mesela. Bir kitabın