Hay bin Yakzan, hayatıma ilkokul yıllarında çizgi film formunda girdiğinden, bunu felsefi açıdan değerlendirebilecek bir yaşta olmadığımı siz de tahmin edersiniz ki söyleyebilirim. Sonraki yıllarda ara ara bu kitabı tavsiye edenleri duysam da hep bir kulak arkası etmişliğim de vardı, ne kadar kitap okumayı sevsem de. Sanırsam bunun bir nedeni de felsefeyle aramızın pek iyi olmayışı ve daha zor, anlaşılmaz bir dil beklememdi. Fakat şu an okuduğum kitaplar içinde bu kitaba ne kadar geç kalmış olduğumu üzülerek itiraf ediyorum. Bu tek kelimeyle muhteşem yapıt, sadece her Müslümanın okuması gerektiği değil, bütün insanların, özellikle İbn-i Tufeyl’ in Hay bin Yakzan‘ını ilkokul 4 veya 5. sınıflarda okunması zorunlu hale gelmeli diye düşünüyorum.
Şerafettin Yaltkaya'nın yapmış olduğu giriş, her iki felsefi hikayeyi anlamamız bakımından çok iyi düşünülmüş, kozmogoni (evrendoğum), ruhbilim, dirimbilim hakkında verilmiş öz ve salt bir girişti. Özellikle, İbn-i Sina'nın Hay bin Yakzan’ını okurken bu bilgiler gerçekten gerekliydi. Zira hikayeyi İbn-i Sina gibi birçok ilimde derinleşmiş bir alim ve filozofa göre teşbih bakımından yetersiz ve olay örgüsü bakımından anlaşılmaz bulduğum noktalar vardı. Daha çok “iklimler” üzerinden verilen ve öğüt tarzında devam eden örneklerde, girişi anlayarak okumama rağmen çoğu kez dipnotlara bakarak gerçekte, felsefi olarak neyi kastettiğini anladığım durumlar oldukça sıktı. Yanlış bulduğum bir diğer nokta ise, İbn-i Sina'nın Hay bin Yakzan’ ında, Hay’ın bilgiye ulaşırken, keşfederken gökten yere doğru bir aydınlanış tasvir etmiş olması. Halbuki insan yerdeyken yakını bırakıp uzak olan göğü anlamaya, bilmeye ( anlatmaya, öğretmeye) çalışması ne derece mantıklı olduğu konusundaki düşüncem.
Kısa olan bu birinci Hay bin Yakzan’da en