Bu kitabı yazarken büyük bir hikâye anlattığımı sanmadım.
Aslında sadece içimde yıllardır susan bir şeyi duymaya çalıştım.
Portakal; cesaretin değil, kaça kaça, saklana saklana bulunan bir cesaretin kitabı.
İyileşmiş bir kadının değil, iyileşmeye çalışmaktan yorulmuş bir kadının hikâyesi.
Birinin “güçlü ol” demesiyle değil, kimsenin görmediği yerde titreyerek toparlanmanın hikâyesi.
Kitabın bir yerinde şöyle bir cümle yazdım:
“Bazı hikâyeler insanı iyileştirmez; sadece ‘ben buradayım’ der.”
Bugün hâlâ okuduğumda içimden bir şey kıpırdıyor. Çünkü o cümle bana ait değil, benim geçmişime ait.
Portakal’da karakterlere süslü kahramanlıklar vermedim, mucize yaratmadım, kimseyi kurtarmadım.
Bazen bir okur, “Neden bu kadar gerçek? Karakterler bizden biri gibi.” diye soruyor.
Cevabı basit: Çünkü kurgu bile olsa gerçek duygudan kaçılmıyor. Bizden biri olmazsa gerçeklikten uzak olurdu.
Yazar olarak kendime en dürüst cümlem de şu olurdu:
“Portakal, yazarken beni iyileştirmedi. Ama sonunda içimde bir şeyin yerini değiştirdi.”
Bu kitap herkesin hikâyesi değil.
Ama kendi iç sesiyle kavga eden, geceleri düşünmekten yorgun düşen, çocukluğunu hâlâ sırtında taşıyan biri okursa…
İncecik bir yerinden dokunur.
Belki bu yüzden seviyorum Portakal’ı:
Kusurlarıyla, acısıyla, aceleciliğiyle, yer yer suskunluğuyla.