Cenab-ı Hakk bugüne kadar bize ne yaptıysa, yardım etmek için, destek olmak için yaptı. Bizden ne aldıysa da bunun içindi. Verilenlerin bazılarının hoşumuza gitmemesi, alınanların bazılarından rahatsızlık duymamız, bunların zulüm değil yardım oldukları gerçeğini değiştirmez. Nefsimize ve hevesimize uymayan bu faydalı şeylere zararlı ve anlamsız diye bakamayız. Hakiki menfaatimiz her seferinde hesaba katılmıştır; suri, aldatıcı ve sahte menfaatimiz değil. Birisinin, bir şeyin veya bir olayın bize musallat olmasına ihtiyaç duymaya başladığımız anda, rahmet ve hikmet kanunları onu bize musallat eder ve böylece ihtiyacımızı giderir.
Dar bakışın en mühim sebeplerinden biri olaylara ve eşyaya nefsin penceresinden bakılıyor olmasıdır. Nefsin hoşuna gitmeyen şey çirkin, kötü veya şer' etiketlerini hak etmiş olmaz.
Kur'ân'da Hz. Lokman'ın oğluna verdiği öğütlerden biri de şudur: "Namazı özenle kıl, iyi olanı emret, kötü olana karşı koy, başına gelene sabret. İşte bunlar kararlılık gerektiren işlerdir" (Lokmân, 17)
Musibetlere sabrın mertebeleri vardır. Sabrın en alt derecesi dayanmak yani tahammül etmektir. Bir üst mertebesi, dayanmanın da Allah'tan olduğunun idrakinde olmaktır. Bu mertebede sabrın Cenab-ı Hakk'ın lütfu olduğu bilinir. (Sabret! Sabrın da ancak Allah'ın yardımı iledir. Nahl, 127) "Allah sabrını veriyor" cümlesini duymuşuzdur. Bu mertebede dayanan, insanın kendisi değildir. Allah tarafından tahammül etmesi sağlanmaktadır. Sabrın üçüncü mertebesi ise, bela ve nimeti ayırt etmemektir. Madem her şey Allah'tan geliyor, o halde hepsi güzeldir.