Agota Kristof’un bu eserini bir süre önce okudum. Açıkçası bir inceleme yazıp yazmama konusunda kararsız kaldım. Kitabın neyi, nasıl anlatmak istediğini görebiliyorum; bilinçli bir şekilde okuyucuyu hikâyenin içine almıyor. Bu da beni hem etkiledi hem de rahatsız etti.
Kitap hakkında okuduğum incelemelerin neredeyse tamamı, onun ne kadar ‘müthiş’ olduğu konusunda hemfikir. Bu da beni kendimi sorgulamaya itti: “Bir tek ben mi hikâyenin dışında kalmaktan rahatsız oldum?”
O yüzden bu yazıyı yazmaktan vazgeçmek üzereydim. Sonra fark ettim ki, belki de tam da bu yüzden yazmalıyım. Çünkü Kristof’un yapmak istediği şey, benim üzerimde kesinlikle işe yaradı.
Hikâye, adını hiç öğrenemediğimiz bir ülkenin, adını hiç öğrenemediğimiz bir şehrinde, savaşın korkunç gölgesi altında hayatta kalmaya çalışan iki kardeşin yaşadıklarını anlatıyor. Ancak bu anlatım, alışık olduğumuz tarzlardan çok farklı; duygudan arınmış, neredeyse klinik bir sadelikle sunuluyor.
Hikâye çok sert, okumakta zorlanacağınız kadar sert. İki küçük çocuğun şahit olduğu vahşet, trajedi, hatta sapkınlıklar akıl sınırlarının ötesinde. Okuduklarınızın dehşetiyle kardeşlere sarılmak istiyorsunuz ama Kristof, okura şefkat hissi bile tanımıyor; çünkü o dünyada şefkatin yeri yok. Bu da tam olarak kendimi hikâyenin dışında kalmış hissettiğim yer.
Hikâyenin ikinci kısmında ikizler birbirinden ayrılıyor. Yıllar geçiyor ve onların yetişkin hâlleriyle tanışıyoruz. Ama trajediler bitmiyor. Tabii biz hâlâ onlara yaklaşamıyoruz. Kristof bunu bilinçli yapıyor elbette. Okuyucuyu dışarıda bırakıyor. İkizleri tüm kötülüklerin içine atıyor ama onlara dokunmamıza izin vermiyor. Onlar yetişkin olduğunda bile onları koruma isteğiniz azalmıyor — ama hâlâ yaklaşma izniniz yok.
Peki Kristof neden bu anlatımı seçiyor?
Kitabı okurken