Yapay zekanın kelimeleri tıkır tıkır yan yana dizdiğini görenler, aceleci bir kıyamet senaryosuyla yazarlığın bittiğini ilan ediverdi. Oysa bu iddia, edebiyatı sadece bir kelime işçiliği, metni ise çözülmesi gereken bir matematik problemi sanmaktan ileri geliyor. Eğer yazmak, en doğru kelimeleri en mantıklı mantık silsilesiyle dizip kusursuz bir kurgu robotu inşa etmek olsaydı, evet, yapay zeka bu masayı çoktan dağıtmıştı. Ama edebiyat matematik değildir sayın insanlar. Matematik kusursuz bir netlik, sarsılmaz bir mantık ve her defasında aynı sonucu veren formüller arar, edebiyat ise tam aksine, insanın o formüllere sığmayan çelişkilerinden, rasyonel olmayan o karanlık ve muğlak dehlizlerinden beslenir. Bir yapay zekaya melankolinin, yalnızlığın ya da varoluşsal bir sancının dünyadaki tüm tanımlarını yükleyebilirsiniz, size bunlardan kusursuz bir rapor da çıkarabikir. Ancak o yazılım, gece yarısı tavanı izlerken insanın göğsüne oturan o dilsiz kaygıyı, geçmişin yükünü ya da bir insanın aynı anda hem nefret edip hem de delicesine sevebilmesindeki o muazzam tutarsızlığı asla hissedemez. Büyük yazarları zamansız kılan şey, dili bir bilgisayar gibi hatasız kullanmaları değil; aksine o dile kendi ruhlarının ritmini, kendi kırılganlıklarını ve yaşanmışlıklarını üflemeleridir. İnsan elinden çıkmış bir metinde, formüllerin bilerek bozuluşu, o kusurların içindeki derin sarsıcılık gizlidir. Yapay zeka kurgunun iskeletini ne kadar matematiksel bir mükemmellikle çatarsa çatsın, o binanın içine yaşanmışlığın ruhunu üfleyemez. Bu yüzden kelime diziciliği şekil değiştirebilir, ama insanın insanla kelimeler üzerinden dertleşme çabası olan gerçek yazarlık, sonu gelecek bir meslek değil, asla formüle edilemeyecek bir insan bilinci çığlığı olarak kalacaktır.