Herkes gecelerin zorlu geçtiğini söyler. Karanlık çöktüğünde insanın kendi içine döndüğünü, gündüzün hengamesinde kaçtığı ne varsa gece yarısı yatağın başucunda bitiverdiğini anlatırlar. Onlara göre gece, hesaptır, pişmanlıktır, yalnızlığın insanı en zayıf yerinden yakaladığı o tekinsiz zamandır.
Oysa benim için durum hiç de öyle değil. Gündüzün o bitmek bilmeyen gürültüsü, herkesin bir yerlere yetişmeye çalıştığı o anlamsız koşturmaca ve insan kalabalığı nihayet çekildiğinde, benim asıl hayatım başlar. Şehir sustuğunda, sokak lambaları sadece boş kaldırımları aydınlattığında derin bir nefes alırım. Çünkü bilirsiniz,gündüz vakti insanı yoran şey sadece iş güç değildir; insanların beklentileri, takınmak zorunda olduğunuz maskeler, zoraki diyaloglar ve bitmek bilmeyen o toplumsal ritimdir. Hepsi zihni parça parça böler.Gece ise tüm bu dağınıklığı toplar. Herkes kendi uykusuna çekildiğinde, dünya sessizlik yemini etmiş gibi sessizleştiğinde, üzerimdeki o görünmez ama ağır yüklerin kalktığını hissederim. Kimsenin benden bir şey beklemediği, hiçbir şeye yetişmek zorunda olmadığım, yargılayan ya da izleyen gözlerin tamamen kapandığı o zifiri karanlık, bir mahkumiyet değil, aksine en büyük özgürlüktür.
İnsanlar karanlığı ve yalnızlığı çaresizlikle bir tutadursun, ben insanlardan uzaklaştığım, sadece kendi sessizliğimin sesini dinleyebildiğim bu saatlerde asıl gücümü buluyorum. Gecenin o derin ve kimsesiz vakti, beni yalnızlığın ağırlığıyla ezmek bir yana, dünyanın tüm kirinden ve karmaşasından arındırıp hafifletiyor. Burası, dışarıdaki fırtına ne kadar koparsa kopsun, dalgaların asla ulaşamadığı, dalgalı denizlerden sonra sığındığım, ruhumu dinlendirdiğim yegane ve en güvenli limandır.
Gündüz herkesindir, ama gece sadece kendinin kalabilenlerin, sessizlikte boğulmak