Ne li vir im, ne jî li wir…
Artık alıntıları paylaşmayı bıraktım, okuduklarım sadece bende kalsın. Buraya ise sadece ara sıra bir şeyler karalamak için uğrayacağım.
İki raf kitap bitirince sanıyorsun ki kelimeler senin emrinde, cümleler önünde diz çökecek. Kafanda devasa bir kurgu , dünya edebiyatını yerinden oynatacak bir fikir... Sonra başına oturuyorsun, daha karakterin eline bardağı tuttururken elin ayağına dolanıyor.
Birkaç yıl önce o masanın başına yazar edasıyla oturduğumda, kurgunun ocağına incir ağacı dikince anladım işin rengini. Okumak, birinin kurduğu muazzam sarayda misafir olmakmış, yazmak ise o sarayı tuğla tuğla, ellerin kanayarak dizmek. Okurken her şey çok kolay, çünkü zihin tamamlamaya meyillidir. Ama yazarken o zihin, senin en büyük düşmanına dönüşüyor.
Kendimi bir şey sanma balonumun sönmesi iyi oldu aslında. :D O kurguyu toparlayamadığım an, kütüphanemdeki yazarlara karşı egom kırıldı, yerine gerçek bir saygı geldi. Meğer mesele çok bilmek değil, bildiğini bir disiplinle kağıda dökebilmekmiş. Bizimkisi biraz tribünlerden teknik direktörlük yapmak gibiymiş; sahaya inince dizlerimiz titredi.
Özetle sayın arkadaşlar: Okumak bizi sadece iyi bir izleyici yapıyor, sanatçı olmak için o kibri kapının eşiğinde bırakıp çıraklığa razı olmak gerekiyormuş. Ben o gün çırak bile olamadığımı fark ettim. Belki de en büyük ders buydu.