Hayatla aramızdaki o doku uyuşmazlığı aslında bir kandırmacayla başladı sayın insanlar. Bize büyümenin bir zafer olduğunu fısıldadılar, biz de bu oltaya iştahla atladık. O zamanlar her şey erken geliyordu; sevmek için erken, gitmek için erken, anlamak için çok erkendi. Yarının o meşhur büyüsüne kapılıp bugünü alelacele bir kenara fırlattık. Şimdi ise o fırlatıp attığımız çocuklugun enkazı altında, yetişkinliğin o soğuk ve mesafeli yüzüyle bakışıyoruz. Hayat dediğin şey, biz planlar yaparken başımıza gelenler değil, biz hadi çabuk olsun derken elimizden kayıp gidenlerin toplamıymış. Biz hayatla hiç el sıkışmadık, hep bir bilek güreşi halindeydik. O bizi törpüledi, biz ise ona direndikçe biraz daha eksildik.
Büyümek, meğer dünyanın renklerini kaybetmesi değil, bizim o renkleri görecek vaktimizin kalmamasıymış. Çocukken kurduğumuz o devasa hayallerin, şimdiki gerçeklerimizin yanında ne kadar hırpalandığını görmek sıkıntı. Hayatla aramızdaki bu kronik uyumsuzluk, aslında bir zamanlama hatasından ibaret: Biz hep yanlış mevsimde, yanlış bir hırsla koştuk. Şimdi durup dinlenmek istediğimiz yer ise, çoktan geride bıraktığımız o tozlu mahalle araları. Ama hayat geri vitesi olmayan, sadece gürültüyle ileriye doğru yırtılan bir kumaş gibi, yamamaya çalıstıkça elimizde kalıyor.