Şu beyaz kağıda sarılmış tütün dalı var ya dayıcım, aslında dünyanın en nazik, en beyefendi katili... Parmaklarımın ucunda öyle bir asaletle duruyor ki, sanki ciğerlerimi değil de dertlerimi yakıyormuş gibi bir illüzyon yaratıyor. Biliyorum, her nefeste ömrümden bir takvim yaprağı koparıp havaya savuruyorum ama o gri dumanın havada süzülüşünde öyle bir boşvermişlik var ki, insan ister istemez bu estetiğe kanıyor. Bir nevi kendi sonunu tütsülemek bu, yavaş çekim bir intiharın, en romantik ambalajla sunulmuş hali.
Hekimler, laboratuvar önlüklerinin içinden akciğerlerimin kararmasından, damarlarımın daralmasından bahsederken haklılar, onlara diyecek söz yok. Ama ıskaladıkları bir şey var: Ben o gri bulutun içinde kaybolan omuz yüklerimin hafifliğine bakıyorum. Trajik olan da tam olarak bu ya aslan parçam; bizi yavaş yavaş bitiren bir şeye, kendimizi en çok bitmiş hissettiğimiz anlarda sığınıyoruz. İnsan, celladına aşık olur mu? Eğer cellat, cebinde bir çakmakla geliyorsa, bal gibi de olur.